Çarşamba, Nisan 11, 2012

SUÇSUZ İNSANLARA KULAK VERİNİZ!

                                                                                                                                                                                                                         ALLAH AŞKINA SUÇSUZ İNSANLARIN HAKLI FERYATLARINI DUYUNUZ , DUYURUNUZ!
Değerli dost ve silah arkadaşlarım, öncelikle , ülkemizdeki hukuksuzluğun, adaletsizliğin ne boyutlara ulaştığını  görmek istiyorsanız  eğer , İlhami Yangın ve Soner Yalçın’ın  ye4ni çıkan  “Cümbür Cemaat”  ve  “Samizdat.” adlı kitaplarını mutlaka  okumalısınız derim.  İspatlı, delilli gerçekleri  okudukça vay be! Bu kadar da olur mu diyerek  hayretlere düşeceksiniz .Şimdi bu minvalde  sizleri başka bir gerçekle buluşturmak  istiyorum.
Bu gün sizlere;  her zaman duyurmaya çalıştığım gibi Ergenekon  , Balyoz,  Poyraz köy, Lodos köy!  Batı köy! Doğu köy! Ve  benzeri adlar altında   demir parmaklıklarda suçsuz yere yatan  bir silah arkadaşımın  daha ,  engellenen(!) feryatlarını duyurmaya çalışacağım.
Bu feryatlar duyurulmadığında  , bilinip  duyarsız kalındığında  inanın çok acı çekiyorum. . Düşmanın ,   düşmanına reva göremeyeceği bu davranış biçiminin  kutsal kitaplarda (!)   yeri ;  ‘katliam’la eş değerdir.  

Aynı zamanda vahşettir, hainliktir, kindarlıktır, zalimliktir, cahilliktir  olumsuz ne derseniz deyin o dur işte…
Suçsuz  olduklarına yürekten inandığım  vatan evlatlarına , düşünen , gerçekleri bizlere aktarmaya gayret eden  ilim irfan sahibi  vatanperver değerlere  yapılan bu zulmü  şiddetle kınıyorum. Tepki vermekte  inanın  çoğu kez yetersiz kalıyorum.  Ama Allah’dan ki imdadıma  Milli Gazete yazarı sayın  Mehmet Şevki Eygi beyin  bundan iki yıl evvel kaleme aldığı sizlerin de gözünden kaçtığını bildiğim  beddua yazısı yetişti de biraz olsun ferahladım..
Milli Görüş çizgisinde olan ve  Ahlak,  Maneviyat  ve  Hakkı üstün kılan  felsefeyi  benimseyen   Milli Gazetenin yazarı Sayın  Eygi’nin yazısıyla  sizleri baş başa bırakıyorum.                                                                     
“Allah cezanızı Versin” Mehmet Şevki EYGİ.
“İSLAMCILIĞIN cıcığını çıkarttınız, Allah belânızı versin!.. Ben çoğunuzun o eski mücahitlik günlerini bilirim, Ne nutuklar atıyor, mangallarda kül bırakmıyordunuz. Sonra mücahitlik postunu çıkardınız müteahhit oldunuz.
Müslümansan, hangi meşrep ve mezhepten olursan ol, Mutlaka doğru ve dürüst olmak zorundasın. Bre uğursuzlar!. İslam'da devlet ve belediye bütçelerini hortumlamak var mıdır? Rüşvet almak var mıdır? Haram yemek var mıdır? Her türlü emanete hıyanet etmek var mıdır? Yalan söylemek, halkı aldatmak var mıdır?
Arsa ve arazileri yapılaşmaya açarak, binalara fazla kat çıkma izni sağlayarak haram komisyonlar almak var mıdır? İhalelere fesat karıştırmak var mıdır? Haram yollarla süper zengin olmak var mıdır?
Size beddua ediyorum. Allah belanızı versin!.. İki yakanız bir araya gelmesin!. Haram servetlerinizi huzur içinde yiyemeyin emi!. Müslümanların yüzünü kara çıkarttınız...Başınız belâdan kurtulmasın.”                                                                                                                                
                                                    ***
Sayın Eygi’nin  belirttiklerine  bir ilave de ben yapmak isterim. Rüşvet alan, yolsuzluk  yapan,  masum insanlara zulmedenlerin , hak ve hukuku kendi çıkarlarına göre  uygulayanların    Kutsal  kitapta   adı Deccal  (kötü yaradılışlı kimseler) olarak açıklanmıştır.  Dolayısıyla da Gaflet (olaylardan bihaber) ,  dalalet  (doğru yoldan sapan)ve hıyanet içerisindedirler.   
Hepinizin bildiği gibi, Tuncay Özkan , Mustafa Balbay  ve  ismini sayamadığım  nice suçunu bilmeyen veya ispatlanmamış   değerler tutuklanarak zindanlarda  çile çekmektedir. Çektikleri  acıyı Hapishane köşelerinden bin bir zorlukla  kitaplaştırıyorlar ve  bizleri gerçeklerle buluşturmanın mücadelesini veriyorlar. 

Sorarım sizlere, Türk  kamu oyunu yakından ilgilendiren  konuları bizlerle buluşturacak kurum kimdir?  Şu sıralar  en etkin iletişim vasıtalarıyla  boş beyinlerimizi  evlenme programları ,  survivor, futbol  ve benzeri yayınlarla  adeta dumura uğratan  ‘Medya’ değil midir? Evet diyorsanız   medya sektörünce  nasıl uyutulduğumuzu   , dünyadan bihaber  yaşama mahkum edildiğimizi de bilirsiniz.   
O halde ellerindeki   namütenahi  iletişim vasıtalarıyla  mahkemede olup bitenleri   evimizin ekranlarına , patronu oldukları gazetelerin baş köşelerine büyük puntolarla taşımalarına   kim-kimler engel oluyor bilmek gerekir..
Üzülerek belirtmeliyim ki, Türk insanı ;  bilmesi  gerekenleri  duyamıyor , göremiyor ve  küresel gücün  önümüze koyduğu hedef  şaşırtan  programlarla  maalesef oyalanıyor .
Medyanın   nasıl yozlaştığını,  emperyalistlere hizmet götüren önemli bir  Psikolojik savaş vasıtası  olduğunu   sıkça  sizlerle paylaşmaktayım bilirsiniz.
Emperyalistlerin  kontrolünde olan Medyayı  kazanamadığımız  ve  hedeflerimize giden yolda kullanamadığımız takdirde   ayakta kalabilme şansımız yoktur sevgili dostlarım..
Yaşanan 1960 ihtilalinden bu yana  medyanın  nasıl ivme kaybettiğini , iletişim zekasının  ülke aleyhine nasıl tecelli ettiğini  genç kuşaklara aktarmak şart olmuştur..
O nedenle yaşantımdan  önem verdiğim kısa  bir kesiti  özellikle genç nesillerle  paylaşmak istiyorum..
O zamanlar daha henüz 12 yaşında sokakta misket oynayan  biriydim.   Beni pek ilgilendirmeyen  bir konuyu ( ihtilal sonrası mahkeme duruşmaları)  hafızama  çakan  da,   şu  sıralar  şikayetçi olduğumuz  medyaydı. Ne oldu da  yazılı, görsel basın yayın kurumu ayarlı hale,  yazar kasalara dönüştü anlamak mümkün değil..  
1960 ihtilali ve  sonrasını   benim yaşımda olanlar  hayal meyal değil, çok iyi hatırlarlar  diye iddialı konuşuyorum. 60’lı yıllar, televizyon yok ,bilgi sayar  yok,  yok oğlu yoklar,  gizli güçlerce  itilen kakılan  ve  uzun uzadıya giden  kuyruklar ülkesiyiz.  Yasıada  da kurulan mahkemede olup bitenleri  radyoya  kilitlenerek dinlerdik.
                                                        ***
O nedenledir ki, üç dört senedir tutuklu olarak zindana kapatılan vatan evlatlarının yazdığı kitap ve mektupları bizlerle buluşturanları  en içten duygularla tebrik ve takdir ediyorum .
Şimdi  ;  84 subayın “Balyoz Çığlığı”nı tek seste toplayan ve Hadımköy Askeri Ceza Evinde yatmakta olan  Değerli silah arkadaşımız  Tuğamiral Turgay Erdağ’ın acı ve  gerçek feryatlarını  okuma zamanıdır.
Lütfen tek kelimesini bile gözden kaçırmadan hapishane  köşelerinden  televizyon kanallarımıza yansıtılması engellenen(!)  feryatları okur  ve okutur musunuz? En derin sevgi ve saygılarımla..
Fevzi MORAY la.            **********                                                -------------------------------------------------------**************************_,_.___
Tuğamiral Turgay Erdağ. :
“Merhaba,
Güzel bir güne, güneşli bir sabaha açtık gözümüzü bu sabah. Ve yine bu sabah… aramızda demir parmaklıklar olmadan göremedik güneşi… Yanımızda eşimiz, çocuklarımız olmadan uyandık güne. Ben bir yılı aşkın bir süredir Askeri Cezaevinde tutuklu Tuğamiral Turgay Erdağ.
Bir yıldır eşimi ve 12 yaşındaki oğlumu ayda bir kez görebiliyorum. Seksenli yaşlarını yaşayan anne ve babamı bu bir yılda sadece bir kez görebildim… Ve sadece bir saat. Bu bir saatlere neleri nasıl sığdırıyoruz, düşünün.
Evladınızın kokusunu içinize depolayacaksınız mesela, bir ay idare edecek sizi. Eşinize özleminizi depolayacaksınız mesela. Moral alacak, moral vereceksiniz bu bir saatte. Ayrılırken, anne ve babanızın gözyaşlarını ellerinizle sileceksiniz. Arkaları size dönük uzaklaşırken eşiniz ve çocuğunuz, kendi gözyaşlarınızı ellerinizle sileceksiniz, göstermeyeceksiniz onlara.
Her ay sevdiklerinizin sizi bir kafesin içinde bırakıp gitmelerine dayanacaksınız.
Bunun nasıl bir işkence olduğunu duyumsayabiliyor musunuz? Hele hiçbir suç işlememişseniz… 

Biz neden tutukluyuz, biliyor musunuz?
İki yıldır toplanamayan deliller nedeniyle tutukluyuz…
Delilleri karartma ihtimalimiz nedeniyle tutukluyuz. 
Hepimiz kendi irademizle koşa koşa yargı karşısına geldiğimiz halde kaçma şüphemiz olduğu için tutukluyuz…
Suçlandığımız konu, yasadaki katalog suç tanımı içinde yer alıyor diye tutukluyuz.
Bizi suçlayan delillerin sahte olduğunu 1500’den fazla maddi olgu ile kanıtlamamıza rağmen, hakkımızda kuvvetli suç şüphesi olduğu için tutukluyuz…

Bir çağrım var sizlere; bizi görmeye gelin lütfen… Kimiz biz? Dünyaya nasıl bir gözle bakarız? Neye benzeriz?

Gelin; ailemizi görün, eşimizin, çocuklarımızın gözlerine bakın. Arkadaşlarımızla tanışın. 
Özellikle bizden kuşkulanıyorsanız gelin..

Gelin; ne ile suçlandığımızı görmek için, bu suçlar için gösterilen delil denilen şeyleri görmek için gelin.

Gelin; bizi suçlayanların gözlerinin içine bakmak için, yüzlerce subayın…Kendilerine tek bir soru bile sorulmadan neden tutuklu olduğunu görmeye gelin.

Gelin; hani biz camileri bombalayacaktık ya, bunu yapacağı iddia edilen insanların, bu iddiayı nasıl rezil ettiğini görmeye gelin.

Gelin; hani biz kendi uçağımızı düşürecektik ya, bunu yapacakları iddia edilen insanların, bu iddiayı nasıl gülünç duruma getirdiklerini görmeye gelin.

Hukuk Fakültelerinin değerli dekanları, hocaları, öğrencileri, Türkiye’deki hukukçular gelin; iddianamemizi alın okulunuza, evinize götürün, inceleyin, hukuka uygun mu tartışın, iddianameyi hazırlayan savcılar hakkındaki avukatlarımızın HSYK’na suç duyurusunu alın, inceleyin, tartışın…  
Neden farklı düşünen yargıçların kısa bir sürede sistem dışına çıkarıldıklarının analizini yapın, gelin ve gerçeğin ne olduğuna kendiniz karar verin.

…  “Camileri bombalayacaklardı” manşetli gazete fotoğrafını öne çıkaran medya organlarında çalışan, gerçeği yazmakla yükümlü gazeteciler gelin, yaptığınız haberlerle ilgili bu mahkemede neler söylendi, yalan oldukları hangi belgelerle kanıtlandı, dinleyin, sorun, öğrenin.

Türkiye’yi yöneten insanlar gelin; adaleti olmayan hukukun nasıl bir zulüm yarattığını bizzat görün.

Delilden suça ve suçluya gitmesi gereken yargının önce suçlu, sonra suç ve sonra da delil bulma sırasıyla işlemesinin yarattığı zulmü ve çağ dışılığı görün… Engizisyon uygulamalarına son verin. Savunmaların da gazete ve televizyonlarda suçlamalarla aynı büyüklükte yer aldığı eşit bir dünya yaratın.

Yalnızca asker olduğumuz için haklarımızı savunmaktan korkan insanlar gelin; askerler de insandır ve insan hakları bizim içindir de aynı zamanda… Askerler de eştir, babadır; onların da duyguları, farklı siyasi görüşleri vardır, gelin… 
Silahlı Kuvvetler geçmişte hatalı uygulamalar yapmış olabilir. Sadece Silahlı Kuvvetler mi hata yaptı? Gazeteciler yapmadı mı? Siyasetçiler yapmadı mı? Bilim insanları yapmadı mı? Geçmişte hata yapan insanlar var diye bir meslek grubunun bu günkü mensuplarına düşman mı olmalıyız? Geçmişte hata yapıldıysa bunun hesabını o meslek grubunun bu günkü mensuplarından mı sormalıyız? Ya onlar da geçmişteki bu yanlışlardan zarar görmüşlerse…

Komutanlarım, silah arkadaşlarım gelin… Hukuka saygı adına hukuksuzluğa güç vermeyin. Suçsuzluğumuzu haykırın, susarak delil üreten çeteye moral vermeyin…

Güzel ülkemin iyi yürekli insanları gelin; suçsuzluğumuzu nasıl ispat etmek zorunda bırakıldığımızı görün. Siz de bir gün suçsuz olduğunuzu ispat etmek zorunda kalabilirsiniz. Gelin bunun en canlı örneğini bu günden görün.

Gelin; çocuklarımıza bırakacağımız bir dünyanın nasıl olmaması gerektiğini görün. Nefret, intikam ve rövanş duygularının bize daha fazla gözyaşı getireceğini, geleceğe de nefret, intikam ve rövanş tohumları serpeceğini görün… Çocuklarımızın…öç alma duygusundan uzak, gerçek bir hukuk devleti  ve demokraside, özgürlük içerisinde, ülkesine ve devletine güvenerek büyüyebilmeleri için, gelin.

Siz geldiğiniz, ilgi gösterdiğiniz, gerçekleri öğrendiğiniz ve bilmeyenlere anlattığınız zaman karanlıklar yok olacaktır.
Biz karanlıkların aydınlığa çıkması için yanmaya devam ediyoruz, hala…Gelin...Hadımköy Askeri Ceza Evi,
Tuğamiral Turgay Erdağ”

Çarşamba, Ocak 11, 2012

AMERİKA TSK ‘YA NEDEN SARDI?


AMERİKA TSK ‘YA NEDEN SARDI?
       
Bu güne kadar  gerek Türk Silahlı Kuvvetlerin  vatanı koruma , kollamadaki görev anlayışını  ve gerekse  bu mukaddes ocakta gururla görev yapan kuvvetin en üst kademesindeki generalinden en alt kademesindeki kahraman  Mehmetçiğine  kadar gösterdikleri  cansiperane  gayretlerini dilimin döndüğünce siz dostlarımla paylaşmaktayım.
       
Ancak  hepinizin şahit olduğu gibi  uzun zamandır ( 5-6 yıldır ağırlıklı olarak),  ülke içinden ve dışından bazı ilim adamları , yazar-çizer ve ne olduğu bilinmeyen  zat-ı muhteremler,   Türk milletinin bağrından çıkmış  ve en güvenilen kurum olan TSK’yı ve  mensuplarını yıpratmak adına akıl almaz makaleleri   kaleme almaktan  çekinmemektedirler. Bazı medya kuruluşlarının dikkatle okunan kalemlerine bu konuda gerçekleri anlatmaya çalışıyorum..Tek sıkıntım  kasıtlı olarak  elektronik posta adresi kullanmayan ve demagoji üstadı olan bu yazarlara ulaşamamaktır.. Ancak aynı kuruluşlarda görevli dost yazarlarla iyi bir teşriki mesai içersinde oluşum nedeniyle anılan zat-ı muhteremlere bir şekilde ulaştığım anlaşılıyor..
     
 Genellikle yazılanlar; askere gönderilecek vatan evlatlarına askerlik görevini yapmamaları ve  başarılarının  en büyük payını teşkil eden  askeri hiyerarşik kuralları bozmaları konusunu  öğütleyerek adeta TSK. mensuplarını yıpratmayı,  halkın  şevk ve heyecanla yapmayı beklediği mukaddes askerlik görevini gözden düşürmeyi hedeflemektedirler. Hatta  bazı hükümet yetkilileri bile görevi başındaki kahraman silahlı kuvvetler mensuplarına ve  silahlı kuvvetlerde uzun süre başarıyla görev yaparak  alın akıyla emekli olmuş değerlere kin ve nefret kusmaktadırlar..
Maalesef  Türk Silahlı Kuvvetlerinde yetkili komutanların  demokrasiyi zedelediği nedeniyle  konuşmalarının engellendiği bir Türkiye’de yaşıyoruz..

     
Yakın zamanda  Genelkurmay Başkanı Org .Yaşar  Büyükanıt ,  Demokrasilerde askerlerin  konuşmaması, fikir beyan etmemesi eleştirilerine verdiği cevap son derece anlamlıdır..
'Ben terörle mücadele eden Türk Silahlı Kuvvetleri'nin komutanıyım. Müsaade etsinler de görüşlerimi söyleyeyim. Sonra dağda bayırda terörle mücadele eden mensuplarımız bana sormazlar mı, 'Komutanım siz ne diyorsunuz' 
Dikkate değer ifadeyi siz değerli dost ve silah arkadaşlarımın  engin görüş ve takdirlerine bırakıyorum..

Baştakiler sessiz kaldıkça, vatanını seven her  kim olursa olsun konuşmalı ve gereğini yapmalıdır.
Hele ülkenin korunması ve kollanması ile ilgili yapılan mücadelede  fedakar Mehmetçikleri şehit veren  ve aynı zaman da o yürekli askerlerin sevdiklerine de hesap veren T.S.K.Komutanının öncelikli konuşmaya hakkı vardır diye değerlendirmekteyim. Zira Cumhuriyetin cefakar ve vefakar bekçileri konuşmadıkça emperyalist güçlerle, onların uşaklarının sesleri inanılmaz tarzda gür çıkmaktadır..
Ve diyorum ki,Türk ulusu ,bu duygular içinde olmayanların kirli emellerini her zaman alt etmeye muktedir olacaktır. 


      
Dostlarımdan,  güncelliği ve önemi tartışılmaz olan  bu konuda o kadar kayda değer  mesaj alıyorum ki , bu satırları naçizane kaleme almama imkan sağladıkları için de kendilerine şükranlarımı arz ediyorum.      .
Bu güç öyle bir güçtür ki, bu nedenle siz kendini bilmezlere(!)  , haz duymadığınız  Türk Silahlı Kuvvetlerinin nasıl etkin bir güç olduğunu anlatmakta yarar olacaktır sanırım..
     
    
Yeri geldiğinde çıkarları doğrultusunda ülkenin tüm nimetlerinden istifade edip , işine gelmediği zaman  yan çizen  zihniyet çirkinliklerinin yaşandığı  bu günlerde, maalesef  kahrolarak, hayretler içinde kalarak hayatı idame ettirmeye çalışıyoruz... Ancak ben , bu güzel vatanımızda, miras bırakılan  ve bütün Dünya milletlerinin iftiharla dile getirdiği  tarihi  gerçekleri ve Ata’mıza  saygı duymamız gerektiği inancını , ülkem insanı ile gönülden paylaşıyorum.. ,

     Şimdi adım adım giderek AB-D’ in neden TSK’yı yıpratmaya çalıştığını öğrenmeye çalışalım.

1- Bill Clinton Mayıs 1997’de “Yeni bir Yüzyıl için Ulusal Güvenlik Stratejisi” adı verilen belgeyi imzaladı.
Belgenin özü “ABD çıkarlarına dayanan ekonomik milliyetçiliğin”, gerekirse silah gücüyle dünyaya egemen kılınması üzerine bina edilmişti.
Aynı belgede Türkiye ve bulunduğumuz bölge ile ilgili şu cümleler yar aldı; “...iki yüz milyon varillik petrol rezerviyle Hazar Denizi bölgesi (Türkmenistan, Kazakistan, Özbekistan, Kafkasya, İran, Kuzey Irak, Doğu ve Güneydoğu Anadolu) dünyanın artan enerji talebini karşılamada önemli bir rol oynamaya adaydır... Kendi petrol kaynaklarımız tükeneceğinden bu bölgedeki kaynaklara ulaşmak, ABD’nin yaşamsal çıkarlarından biridir...”

2- Bölgedeki dinamiklerin ve ABD’nin tavrının değiştiğini düşünen Türk Genelkurmay’ı, 1997’de “Milli Askeri Strateji Konseptini (MASK)” değiştirdi ve
“aktif güvenlik politikası, bölgenin bağımsızlığı, TSK’nın modernize edilerek bağımlı olduğu noktaların tespit ve iyileştirilmesi” gibi dinamiklere farklı bakmaya başladı. Bu değişim aslında “Ortadoğu’da yerleşme” derdini yavaş ortaya döken ABD’nin ne yapmak istediğini “ilk algılayan yapı” olma özelliğinden kaynaklanıyordu.

3- MASK’ın değişmesi ABD’yi herkesten fazla rahatsız etti.
ABD, TSK’nın “bölgede barışçıl merkezli bir yapıya sıcak bakmasından ve kararların Brüksel veya Washington yerine Ankara’dan alınmasından” ciddi anlamda rahatsız olmuştu.
Ayrıca MASK’ın ABD’ye danışmadan değiştirilmesi “eleştiriliyor” ve şu ifade kullanılıyordu; “...Türkiye’nin bölgede bağımsız bir güvenlik faktörü olarak güçlenmesi ve artan askeri gücü, bölgedeki istikrarsızlığı artırmaktadır...”

4- Aynı dönemde yazılan sorgulamaya yönelik ABD makamlarının raporlarında
“Türkiye’nin 2015 yılına kadar alacağı tavrın ve ülke içindeki gelişmelerin” ABD’nin “ana çıkarlarının” bulunduğu Büyük Ortadoğu bölgesinde belirleyici olacağı belirtiliyordu...

5- Bütün bunlar olurken Türkiye 1999-2001 arasında tarihinin en büyük “finansal manipülasyonu” ile karşı karşıya kaldı. 57. Hükümet “pasifize” edilip Kemal Derviş’e teslim edilirken, koalisyon ortağı partiler siyasi dinamik içinde eridi. “Türkiye’nin değerlerinin tasfiye edilmesi süreci” başladı.

6- “TBMM’den geçmeyen tezkere” ve TSK’nın ABD’nin istekleri doğrultusunda “Büyük Ortadoğu projesine” (BOP) dahil edilememiş olması Okyanus ötesindekileri daha da kızdırdı.( BOP PROJESİNE TSK. in resti )
2004 yılının Nisan ayında BOP’u anlatan ABD Dışişleri Bakanı Colin Powel “...Irak; Türkiye, Pakistan ve diğer İslam Cumhuriyetleri gibi bir İslam Cumhuriyeti olacak...” dedi.

7- Ortadoğu ve Orta Asya’da “kendi amaçları doğrultusunda” TSK’yı “tasarrufu” altına almak isteyen sadece
ABD değildi... Avrupa Birliği (AB) de aynı amaçta birçok giriş yaptı ve maalesef kağıt üstünde bazı kazanımlar elde etti...
Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül (bu arada hatırlatalım; bazı çevrelerin Cumhurbaşkanı adayı) 2005 yılında AB Savunma Bakanları Konseyi toplantısına katıldı ve “Türkiye’nin AB muharebe guruplarında” yer almasını öngören anlaşmayı imzaladı.
Bu anlaşmaya göre; Türkiye, karar mekanizmalarında yer almayacak ama “AB’nin herhangi bir bölgedeki olaylara müdahale etmesini” sağlamak amacıyla oluşturulacak yapıya “güç” verecekti.

8- Türkiye’de “Ilımlı Din Devleti” kurmak isteyenler,
Sorosçular, rejimle “düellosu” olanlar ve Devlet düşmanı eski “bazı fraksiyon mensupları” yukarıdaki dinamiklerle eşzamanlı harekete geçti ve TSK’ya “saldırı” da yerlerini aldı.

Son söz: Bugün Türkiye’de kim “Türkiye’yi kökünden değiştirmek-bölmek-kendine uydurmak” istiyorsa karşılarında tek ciddi engel var; o da  Türk Silahlı Kuvvetleridir..



.


Cumartesi, Aralık 24, 2011

ASKER SEVGİSİNDEN KORKMAYINIZ..

 ASKER SEVGİSİNDEN KORKMAYIN-- Armağan Kuloğlu..

Türk Ordusu ile Türk Milleti arasında geleneksel ve güçlü bir bağ bulunmakta, Türk Milleti ordusunu sevmekte ve ona güvenmektedir. Ancak son yıllarda bu bağın koparılması, ona karşı olan sevginin aşındırılması ve her fırsatta onun itibarsızlaştırılması için yoğun bir psikolojik operasyon gerçekleştirilmiştir. Bunun gerekçesi olarak da, var olduğu ileri sürülen askeri vesayetin sona erdirilmesinin amaçlandığı çeşitli platformlarda dile getirilmiştir.

Durum böyle olmakla beraber bunun askeri vesayetin sonlandırılmasının yanında, bazı düşüncelerin önünde engel olarak nitelendirilen TSK’nın etkisizleştirilmesinin ve geçmişle hesaplaşmanın bir neticesi olduğuna ilişkin bir algılamanın bulunduğu da düşünülmelidir. Ayrıca uygulama sürecinde dozajın ayarlanamadığı, bunun da TSK’nın ve ona güvenen Türk Milletinin moral ve motivasyonunu etkilediği de dikkate alınmalıdır. Her ne sebeple olursa olsun hiç kimsenin, kendi silahlı kuvvetlerini rakip veya düşman olarak nitelendirmesinin mümkün olamayacağı gerçeğinden hareketle, gelişmelerin ortaya çıkarabileceği ülke aleyhindeki durumlardan kaçınılmasının ve olumsuzluk yaratacak durumların önlenmesinin uygun olacağı değerlendirilmektedir.

***
Geçen hafta TBMM’deki bütçe görüşmeleri sırasında bölücü siyaset yapan bir siyasi partinin sözcüsü, konuşması sırasında orada bulunan generallerin olduğu tarafa dönmüş ve onlara hitaben uygunsuz sözler sarf etmiştir. Esas itibariyle bu esef verici ifadeler, sadece orada bulunan generallere değil, onların nezdinde TSK’ya karşı sarf edilmiş sözlerdir. Oradaki korgeneral rütbesindeki müsteşar ve onunla birlikte olan diğer generaller, MSB bütçesinin görüşülmesi esnasında, Milli Savunma Bakanı’na müşavirlik yapmak üzere, bizzat bakanın yanında bulunmasını istediği ilgili personeldir.       

Gerçekleşen olay, TSK’dan rahatsız olan bir kesimin, yukarıda ifade etmeye çalıştığım hatalı yaklaşımların sonucunda elde ettiği cesaretle gerçekleştirdiği vahim bir durumdur. Hatalı yaklaşımların yarattığı ortamı ve generallerin bütçe görüşmeleri nedeniyle TBMM’de bulunmalarını fırsat bilen bu zihniyet, Yüce Mecliste ve Türk Milleti’nin gözü önünde TSK’ya hakaret etmiştir.

Konuşmacı, kabul edilemez bu davranış biçimini, bölücü düşüncesinin ön plana çıkması sonucunda, ortamın yarattığı fırsattan da istifade ederek ortaya koymuştur.  Kendisi gibi düşünenler bu durumdan memnundur. Ancak oturumdaki diğer üyelerin bu duruma tepki vermemesi dikkat çekicidir. Özellikle Milli Savunma Bakanı’nın, oraya getirmiş olduğu en yakın maiyetine ve onların nezdinde TSK’ya karşı sarf edilen sözlere karşılık vermemesi ve onları korumaması yadırganmıştır. Orada bulunan generallerin de bakandan, usulü çerçevesinde, bu yönde bir talepte bulunmamasına da bir anlam verilememiştir.

İktidarıyla muhalefetiyle, görüşmelerde hazır bulunan bütün milletvekilinin bu duruma sessiz kalmaları üzüntü vericidir. Bu tepkisizliğin, beklenmedik bir şekilde cereyan eden olayın yarattığı şaşkınlıktan dolayı meydana gelen bir akıl tutulmasının sonucunda mı gerçekleştiği, yoksa olayın tasvip edilmesi anlamını mı taşıdığı anlaşılamamıştır.

***
Diğer bir konu da, her yıl Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün Ankara’ya gelişi münasebetiyle düzenlenmekte olan etkinliklerden biri olan ve Harbiyelilerin de yer aldığı Garnizon Koşusu’na, Ankara Valiliği’nce, geleneksel güzergâhın tahsis edilmemesidir. Geçen sene ilk defa, trafiği aksattığı ve vatandaşı sıkıntıya soktuğu gerekçesiyle bu koşuya müsaade edilmemiştir. Bu yıl da aynı gerekçeyle izin verilmeyeceği basında çıkmıştır. Geçen sene Valiliğin, halkın talep etmesi halinde konunun yeniden değerlendirilebileceğine ilişkin beyanı da yine basında yer almıştır.

Trafik çok çeşitli gerekçelerle sıkıntıya sokulurken, böyle geleneksellik kazanmış etkinliklere müsaade edilmemesi, uygun bir yaklaşım olarak algılanmamaktadır. Halkın askeri ve Harbiyeliyi gördüğü zaman onu alkışlamasından, ona sevgi göstermesinden çekinilmemelidir. Aksine bundan gurur duyulmalıdır. Milletin ordusuyla övünmesine, sevgisini tazelemesine vesile olan böyle olaylar, başka gerekçelerle önlenmemelidir. Bir vatandaş olarak zaman varken bunun bir kere daha değerlendirilmesini ve bu gururun yaşanmasına imkân tanınmasını dilerim.

***
Geçtiğimiz günlerde 1920’de kurulan ve o yıldan beri meclis dış güvenliği görevini yürüten TBMM Muhafız Taburu da meclisten ayrılmıştır. Meclisin önünden geçerken dikkatimizi çeken, Dolmabahçe ve Anıtkabirde de görev ifa eden Mehmetçiğin, o asil duruşundan memnun olanlar ve gurur duyanlar olduğu gibi, ondan rahatsız olanlar veya böyle bir uygulamayı gereksiz görenler de olabilir. Yeni uygulamayı çok beğenenler de bulanabilir. Bunu kamuoyunun takdirine bırakıyorum. Ancak asker sevgisinden korkulmamasını, ülkemizin güvenliği sağlayan bu kuruma sevgi ve muhabbetle yaklaşılmasını ve milli değerlere karşı duyarlı olunmasını temenni ediyorum.

24 Aralık 2011

Perşembe, Aralık 08, 2011

(….) YENİ YIL YAKLAŞIRKEN TÜRKİYE. F.MORAY

(….) YENİ YIL YAKLAŞIRKEN  TÜRKİYE. F.MORAY                
Sevgili dostlarım ve kahraman silah arkadaşlarım, maalesef  bu yılda   sıkıntıların  ve acıların yüreklere kazındığı , ümitlerin  kırıldığı   bir yıl oldu.  Gücümüzü hiç kimsenin  kıramayacağı, mücadelemize kimsenin  engel  olamayacağı  günleri arar hale geldik. 
Terör  gündemden hiç  düşmedi  ve  artarak devam ediyor.  Eli kanlı vatansız  caniler,   pervasızca  eylemlerini artırdılar. Kuzu postuna bürünmüş  içimizdeki   kurtlar(!) emperyalistlerden  aldıkları güvenceyle masum insanımızın  canını   acımasızca  alıyorlar.  Terörizmin  kanlı sayfalarına bir yenisini  vahşice kazımaya da korkusuzca devam ediyorlar.   
Demokrasinin  güvencesi olan  Adalet , bu yılda çok ağır yara aldı ve  kan kaybediyor. Örnek  olarak,  aşağıdaki  değerlerin (kahramanlar, vatanseverler ,  Ülkesine ve Türk insanına gönül verenler)   hapiste  iken kaleme aldıkları içimizi acıtan  kitapları verilebilir.
Mustafa Balbay :  ( Zulümdar,  Zulümname, Zulümhane )  
Tuncay Özkan :  ( Zorbalığın Pençesinde, Hapishanede yatacaklara öğütler)
Kahraman Emekli Gazi Üsteğmen ,  aynı zamanda Avukat olan  Serdar Öztürk :  ( AKP ve Gülen’i Kurtarma Planı) 
 E. Albay H.Atilla Uğur :   ( Abdullah Öcalan’ı nasıl sorguladım.)
                                                      ****
Gazi Üsteğmen Serdar Öztürk’ün  , Mustafa Balbay’ın  ve Tuncay Özkan’ın “adaletin bu mu ey Türk yargısı  ?” dedirtecek  örneklerle dolu olan  kitaplarını öncelikle okumanızı öneririm.
Hele  suçunu bilmeden dört yıldır  tutuklu olan Tuncay Özkan’ın  “Hapishanede yatacaklara öğütler” adlı kitabı ,  suçu sabit olup ömür boyu hapse mahkum  edilen   Robert  Stroud’ın (Alkatraz Kuşçusu)  çektiklerine  ve  hapishane icraatlarına  taş çıkartacak niteliktedir.  Öncelikle  okunmalıdır derim.  Zira   bu kitap ,  suçlu, suçsuz hapsedilecekler  için   mükemmel  öğütlerle doludur.
Yine   içimizi karartan ,  ümidimizi  kıran hazin gerçeklere  dönecek olursak , bu  yıl;  elini kolunu sallayarak  başları dik,  mağrur şekilde dışarıda gezmesi  gereken  masum insanların içeriye atılmaya devam edildiği   bir yıl oldu.  Hapsolması  gereken  caniler ise  birilerinin (!)  desteğiyle dışarıda fink atmaya  devam ettiler!.
Kısacası ,  yasalar ;  adalet  kurumu  ve  insani duygular  hiçe sayılarak  uygulandı..
                                                                          ***
 Emniyet örgütümüz; tarihinde görülmedik  kadar iktidar tarafından zapt-u rapta alındı. Vatanını   seven ve Türk askerini  gönülden destekleyen  Emniyet  Örgütü  Mensupları  ise, mesleklerinden uzaklaştırıldı. , Direnenler ve gerçekleri kaleme alanlar ise hapse atıldı.  Bu aralar   İktidarın  emrinde  ve    Okyanus ötesinin yakın markajında olan  Polisin ,   her geçen  gün artırılan  mevcudunu (!)   önemle ve kuşkuyla dikkatinize sunmak isterim.
                                                                           ***
Yine hepimizin gözünün  önünde,  medar-ı iftiharımız olan Türk Silahlı Kuvvetlerimiz  “Düşman”  ilan edilerek ,  içler acıtan ,  alışık olmadık   uygulamalara  maruz  bırakıldı.
Asli görevleri  göz ardı edilen ve  ağır silahlarla donatılan  emniyet örgütümüz , kahraman askerimizin  asli görevlerine soyunduruldu.  Hayret ve esef vericidir. 
Polis  Örgütünün ,  acemisi olduğu   muharebe görevlerine  yönlendirilmesinin  son derece manidar ve  bir o kadar da tehlikelerle dolu olduğunu  Türk Milletinin  engin görüşlerine sunarım.. 
Acaba! Kahraman  Türk askerinin ,  kendisine verilecek görevleri yapamayacağı düşünülerek mi Türk polisi  güçlü ,  nüfuslu  ve  ehliyetli (!) kılınıyor? İnsan bu işin altında başka hesaplar olmasın diye düşünmeden edemiyor!
Bir ülkenin Emniyeti, Adaleti, Eğitim Ordusu iktidarın esiri edilmişse  o  ülkelerin demokratik, Laik ve sosyal hukuk devleti olması  ve KALKINMASI mümkün müdür?

 Dostlar maalesef  her geçen gün  Demokratik ve laik Türkiye Cumhuriyetinin  yok edilmeye çalışıldığı  talihsiz bir dönemden geçiyoruz.  Malumunuz ,  yurt içinde asli görevleri ; halkın huzur ve güvenliğini  sağlamak olan   Emniyet  ve Jandarma teşkilatımız   İçişleri Bakanlığına bağlıdır.  Kendimize sormamız gereken soru şudur? 
Polis örgütümüz,  görevi yapamaz seviyede olduğu için mi   sürekli takviye ediliyor?..
Uzun yıllar sıkıyönetim dönemlerinde Polislerle çalışan bir asker olarak  Donanımlı , Eğitim seviyesi mükemmel ( 200000 mevcutlu tüm personel yüksek eğitim , öğretim düzeyinde) Emniyet örgütümüzün   başarısızlığının tek sebebi nedir dersiniz.
Bana göre  asli görevlerini yapamaz hale gelişinin tek nedeni  , Siyasi İktidarın esiri durumuna sokulmasıdır.
Üzerine basa basa belirttiğim  bu tespitimin altında  tecrübenin yattığını  lütfen biliniz sevgili dostlarım. 
 Son genelkurmay açıklamasına göre bu gün TSK ‘da bulunan personel mevcudu  720000’dir.  Bunun %20’si komuta kademesidir, kalan %80’i ise Mehmetçiktir. Bu %80’in okuma ve kültür seviyesindeki çarpıklık  irdelendiğinde    inanınız akıl tutulması yaşarsınız. Askere alınanların  okuma düzeyi (!) , esrarkeş, hırsız, vasıfsız, katil, ırz düşmanı vb. nitelikte oluşu askere alınmasında engel teşkil etmez.
Hazin tabloyu  bilmem anlatabildim mi?....
Bu haliyle bile dünyanın en etkin silahlı gücü olduğuna göre bu başarısının altında Komuta Kademesinin;  İKTİDARLARIN ESİRİ  olmaması  ve   akılcı, bilinçli ve  özveriyle çalışması yatar…
Başka mukayeseye gerek var mıdır?...
Hal böyleyken eğitim düzeyi  son derece  yüksek  olan  Polis Teşkilatının güçlü kılınmasının altında ,  Türk askeri ile polis teşkilatının    karşı karşıya getirilmesi hedeflenmesin sakın!...
Askerimizi tenkit eden ve   görevlerini hatırlatmaya çalışanlar , önce , ayakta kalmayı başarmış tek kalemiz olan Silahlı Kuvvetlerimizin dünya ile savaş verdiğini akıllarından çıkarmasınlar.
Ben, 2012  ve sonrasının  Türkiye’nin ve onun bağrından çıkan Türk askerinin lehine sonuçlanacağına inanıyorum. Allah’ın  ben ve benim gibi düşünenleri mahcup etmeyeceğine yürekten inanıyorum..
Son olarak bir hususu belirtmek istiyorum..  
Sözün bittiği yerdeyiz dostlarım.  Artık az yazıp çok mücadele verme zamanıdır…
Önümüzdeki yıllar umutlarımızın, hayallerimizin  gerçekleşeceği yıllar olsun.
Sevgiyle ve esen kalınız..02 Aralık 2011 İZMİR….
 Fevzi MORAY
 E.P.KD.ALBAY



Salı, Kasım 08, 2011

ÖNEMSENMEZSE PSİKOLOJİK HAREKAT "ÜLKEYE ÇOK YAZIK OLUR"

*PSİKOLOJİK HAREKAT*
 VATANPERVER EMEKLİ AMİRAL,  TÜRKER ERTÜRK'ÜN BU YAZISINI LÜTFEN HEDEF KİTLESİYLE PAYLAŞALIM.
(Hedef kitle denince akla dost , düşman gelir.F.MORAY )

ULAŞABİLDİĞİ EN UZAKTAKİ KİŞİYE KADAR ULAŞMALI..

OKUDUĞUNUZDA NİÇİN ISRAR ETTİĞİMİZİ ANLAYACAKSINIZ...

"ABD ve NATO’nun Psikolojik harekat kurslarında 2500 yıl önce yaşamış Çinli General Sun-tuzu öğretileri özel bir öneme sahiptir.”
Bakınız buralarda neler öğretiliyor.
•         Hedef ülkede iyi olan şeyleri gözden düşürünüz.
•         Liderlerin ve kurumların şöhretlerini gölgeleyiniz.
•         Aşağılık kişilerle işbirliği yapınız.
•         Kendi aralarındaki uyuşmazlıkları ve kavgaları kaşıyınız.
Şimdi bu öğreti ışığında Ergenekon’u, Balyozu ve ihbarcı eşcinsel hahamı tekrar değerlendirebilirsiniz.

PSİKOLOJİK HAREKAT: Türker  ERTÜRK   E.AMİRAL
Batı’nın gözetiminde, yurttaşları, dindaşları ve ırkdaşları Kaddafi’yi tüm dünyanın gözleri önünde dövdüler, ırzına geçtiler, alay ettiler ve sonunda hunharca ve vahşice öldürdüler.
Bu yapılanın ne İslam ile ne de İnsanlık ile bağdaşır tarafı olmadığı çok açıktır. Ama ne yazık ki dünyanın birçok yerinde bu işten direkt çıkarı olmadığı halde ABD Dışişleri Bakanı gibi sevinenlerin veya  “Biraz aşırıya kaçsa da Kaddafi bunu hak etmişti ‘’ diyenlerin olduğunu görüyoruz.
Belki demokrat olma açısından Kaddafi sütten çıkmış ak kaşık değildi ama halkı için çok şeyler yapmıştı.
İktidara geldiğinde Libya dünyanın en fakir ülkelerinden biriydi, katledildiğinde ise Afrika’nın yaşam standardı en yüksek ülkesi.
Fakat emperyalist güçler Kaddafi’yi istemiyorlardı. Çünkü petrol gelirlerinden anlamlı bir pay vermiyordu. Liderliğindeki Libya bu hali ile Genişletilmiş Büyük Orta Doğu Projesi için uygun değildi. Ayrıca birçok ürkütücü projesi vardı; Güney Atlantik Savunma Paktı ( Afrika ve Latin Amerikayı  içine alan ), Afrika Birleşik Devletleri, Afrika Merkez Bankası, Afrika Yatırım Bankası, Afrika Para Fonu bunlardan bazılarıdır. En tehlikeli olanı ise Servetin Yeniden Dağıtımı Projesidir (WealthRedistribution Project ). Bu projenin gerçekleştirilmesi için atılacak adımlar özellikle petrol zengini Arap ülkeleri için önü alınamayan halk ayaklanmalarına neden olabilirdi. Bu nedenle Kaddafi ne yapacağı belli olmayan bir deli, kana susamış bir diktatör ve işbirliğine yanaşmayan bir şeytan olarak dünyaya takdim edildi. 
Nasıl mı? Psikolojik harekat ile.
Psikolojik harekat;  bir insanın veya toplumun düşünce ve duygularını kontrol etmek, değiştirmek, yönlendirmek, yılgınlığa ve umutsuzluğa sürüklemek için uygulanan faaliyetlere denir. İnsanların bilinçaltı hedeflendiği için onların farkına varamayacağı şekilde mesajlar kapalı ve örtülü olarak verilir. Amaç toplumun davranışlarını, fikirlerini ve duygularını etkilemek ve yönlendirmektir.
Psikolojik harekat yalnız düşman guruplar için değil dost ve tarafsız unsurlara karşıda kullanılır. Örneğin ABD, Irak’a ve Libya’ya karşı yaptığı saldırıların toplumsal desteği için hem kendi ülkesinde hem de dünyada, kamuoyunu etkilemek ve yönlendirebilmek gerekçesiyle algı operasyonu, yalan, aldatma ve dezenformasyon içerikli yoğun psikolojik harekat yapmıştır.
ABD ve NATO’nun Psikolojik harekat kurslarında 2500 yıl önce yaşamış Çinli General Sun-tuzu öğretileri özel bir öneme sahiptir.
 Bakınız buralarda neler öğretiliyor.
•         Hedef ülkede iyi olan şeyleri gözden düşürünüz.
•         Liderlerin ve kurumların şöhretlerini gölgeleyiniz.
•         Aşağılık kişilerle işbirliği yapınız.
•         Kendi aralarındaki uyuşmazlıkları ve kavgaları kaşıyınız.
Şimdi bu öğreti ışığında Ergenekon’u, Balyozu ve ihbarcı eşcinsel hahamı tekrar değerlendirebilirsiniz.
Psikolojik harekat insanların beyninde sürdürülen bir savaştır. Hedefi, doğru olmayan, yanlış ve yanıltıcı bilgileri çeşitli vasıtalarla ‘’ Gerçekmiş gibi ‘’ göstermektir. Anımsayın Irak savaşından önce bu ülkede olduğu iddia edilen ve yalan-dolanla belgelenen kitle imha silahlarını.
Bu harekatın yok edici unsurları tank top gibi ateşli silahlar değil, internet, sosyal paylaşım siteleri ( Facebook, twitter, youtube ) , yazılı ve görsel basın, sinema filmleri, kitaplar, sipariş doktora tezleri, vakıflar ve sivil toplum kuruluşları gibi yumuşak silahlardır.
Bugün biliyoruz ki, ABD ve İsrail Silahlı Kuvvetlerinin psikolojik harekat kapsamında internette dolaşan, site yapan, yorum gönderen, forumlara katılan, internet sohbetlerine giren, hedef sitelere saldıran ve kamuoyu oluşturan siber timleri ( Ekonomik, Politik, Askeri nedenlerle hedef seçilen bir ülkeye bilgi, iletişim sistemleri üzerinden organize edilen saldırı F. Moray)  mevcuttur.
 Bu operasyonları tüm dünyada etkin bir şekilde yapabilmek için özel bilgisayar programları yazdırılmış olup bu programlar sayesinde 1 tim üyesi en az 250 kişinin internetteki işlem yapma imkanına sahiptir.
Bu timler vasıtası ile Libya’da operasyon yapıldı, Suriye’ye yönelik tüm dünyada ve Türkiye’de yapılıyor, Arap Baharının gelmesi istenmeyen Bahreyn, Sudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Kuveyt gibi ülkelerde ise yönetim aleyhine oluşacak olumsuz duyguyu engelleyici karşı operasyonlar yürürlüğe konmaktadır.
Şunu biliniz ki, siz bile bu tim mensuplarıyla, bir internet sohbetine girmiş, hazırladıkları sitelerinde araştırma yapıp referans vermiş, haberlere yaptığı yönlendirici yorumu okumuş ve facebook gibi bir sosyal paylaşım sitesinde arkadaş olarak küreselleşme, yenidünya düzeni veya bir başka konu hakkında fikir alış verişinde bulunmuş olabilirsiniz.
Siz hala merak ediyor musunuz, başta Türk Silahlı Kuvvetleri olmak üzere Türkiye Cumhuriyetini dönüştürmek maksatlı psikolojik harekatı kimin yaptığını?
Tekrar Libya’ya dönersek Kaddafi’nin bu şekilde öldürülmesinin bile müteakip hedeflere yönelik psikolojik harekatın bir parçası olduğu unutulmamalıdır. Burada Suriye , Türkiye( F.MORAY) ve diğerlerine verilmek istenen mesaj ‘’ Direnmenin faydasızlığı, yılgınlık, umutsuzluk ve korkudur. ‘’
Korku tanktan ve tüfekten daha etkili bir silahtır. Eğer düşmanınızı veya hedef grubu yeteri kadar korkutabilirseniz onu savaşmadan veya mücadele etmeden teslim alabilirsiniz. Bilmem ‘’Savaşmadan teslim oldular ‘’ sorusuna bir cevap olur mu?
Saygılar sunarım.
Türker ERTÜRK

Salı, Ekim 18, 2011

KÜRT YAHUDİLER!MUHAKKAK OKUYUNUZ!
İSRAİL'İN KÜRT KARTI.   DERLEYEN: CEMAL POLAT

19 Aralık 2010 Pazar, 05:29 tarihinde UyanIk Türkler Kulubü tarafından eklendi

Sovyetler Birliği'nin dağılmasından kısa bir süre sonra Azerbaycan'a gitmiştim... Orada çok enteresan insanlarla tanıştım. Ama bir tanesi beni çok şaşırtmıştı. Çok güzel Türkçe konuşan bu kişiye ne olduğunu sorduğum zaman "Ben ERMENİ KÜRDÜ'yüm," demişti!.. O dönemde cahildim, hayret içerisinde

"Yahu, Ermeni Kürdü olur mu, ya Ermeni'sin, ya da Kürt," dediğimde, yine gülerek
 "Yok, ben ERMENİ KÜRDÜ'yüm," diye tekrarladı. Öyle kala kalmışım!

Bir süre sonra Erzincanlı bir genç kızla karşılaştım. O daha da enteresan bir şey söyledi. Dedi ki,

- "Bizim oralarda Kürt dendi mi, akla ERMENİ gelir... Neden, diye merak ettim. Biraz araştırma yapınca ÜÇ grup tesbit ettim. Kürtler ya ERMENİ, ya ARAP, ya da TÜRK soyundan... saf kürt diye bir şey yok!"

Şaşırtıcı, değil mi?.. Pek aklın alacağı gibi görünmüyor... Ama geçenlerde (2005) İBRAHİM TATLISES, kalkıp ta, - "Ben ARAP asıllı Kürd'üm," demez mi???

Bir de TABERÎ'nin, bundan en az 1300 yıl öncesine, Hz. ÖMER'in oğlu Abdullah'a ait bir KÜRT tanımını hatırlayalım:

- "KÜRTLER, FARSLARIN GÖÇEBE ARAPLARIDIR... Onlardan biri Nemrud'a, İBRAHİM'i ateşte yakmasını tavsiye etmiştir."

Hem FARS, (Yani ACEM, yani İRANLI), hem ARAP, hem de KÜRT!.. Gel de çık işin içinden!..


Halbuki açıklaması basit... ve FİRDEVSÎ'nin tanımında gizli...

FİRDEVSİ, zalim İran hükümdarı DEHHAK'ın beynindeki ura deva olsun diye, her gün çeşitli milletlerden seçtiği iki kişiyi öldürüp beyinlerini çıkartıp kafasına sürdüğünü anlatır... "iki iyi niyetli adam" çıkar, DEHHAK'ın öldürmek üzere seçtiği gençlerden birini öldürüp, diğerini serbest bırakırlar, onun yerine bir koyunu kesip beynini kullanırlar...

İşte bu noktada FİRDEVSÎ, bu "iki iyi niyetli adam"ın kurtarıp dağa kaçırdığını insanlarla ilgili şöyle bir tarif verir:

- "ZAMANLA KİMİN NESLİ OLDUKLARI BELLİ OLMIYAN BU GENÇLERİN SAYISI 200'Ü BULDU!.. İŞTE BUGÜNKÜ KÜRT KAVMİNİN ASLI BUNLARDAN TÜREMİŞTİR Kİ, BUNLAR MAMUR ŞEHİR NEDİR BİLMEZLER!... BUNLARIN EVLERİ ÇÖLLERDE KURULMUŞ ÇADIRLARDAN İBARETTİR. KALPLERİNDE HİÇ TANRI KORKUSU YOKTUR!"

KİMİN NESLİ OLDUĞU BİLİNMEYEN insanlara zamanla Kürt denmiş!. Biraz bu ifadeyi yorumlarsak, kendi toplumundan bir şekilde kopmuş, dağlara, çöllere kaçmış, genelde aşiret halinde, göçebe olarak çadırda yaşayan kişiler, diyebiliriz.

ERZİNCANLI kız, "ÜÇ GRUP" demişti... ERMENİ, ARAP, TÜRK... Hz. ÖMER'in oğlu ABDULLAH bir tane daha ekliyor: FARS... İSRAİL kaynaklarına dayanan AYTUNÇ ALTINDAL da YAHUDİ KÜRTLER'i ekliyor... Etti BEŞ GRUP!..

Yani Kürtler bir MİLLET değildir!.. Kendi milletinden kopmuş insanlardır!.

İşte onun içindir ki, onları birleştirip bir millet oluşturmak mümkün değildir. Çünkü Kürtler kendi aralarında birbirleriyle kaynaşamazlar!... Kaynaşmadıklarını, hatta Irak'ta birbirleriyle savaştıklarını gördük!... Aynı dili konuşmazlar!.. Konuşmadıklarını TÜRKİYE'de gördük... AVRUPA BİRLİĞİ'nin baskısı ile "kürtçe" yayına başlayan TRT'yi bir kısmı anladı, bir kısmı anlamadı...
Aslında bazen birbirine komşu iki köy bile anlamaz!..

Üstelik KÜRT kelimesi bile Kürtçe değildir!.. ARAPÇA, FARSÇA falan da değildir... Öz-be-öz TÜRKÇE'dir!.. TÜRKLER'in DAĞLIK, KARLI bölgelerde yaşayan bir TÜRK OYMAĞI'nın adıdır!..
Onun içindir ki, GÜNEYDOĞU ANADOLU'nun sarp dağlarla kaplı bölgesinin adı KÜRDİSTAN olmuş, bu bölgede yaşayan insanlara da KÜRT denilmiştir!.

Kürtler eskiden kendilerine "Kürt" demezlerdi!.. Bu ad onlara başkaların verdiği addı. Onlar kendilerini, DIMILLI, KURMANÇ diye adlandırırlar, aşiret adı verirlerdi. Ne zamanki emperyalist Batılılar TÜRKİYE'yi bölmek ve bölgeyi karıştırma gayretine girdiler, bölgede bol para dağıtmaya başladılar, kaçaklara, teröristlere özel imtiyazlar tanıdılar, Kürt olmak makbul oldu.

Ama biz şimdi bunlardan değil, sadece YAHUDİ KÜRTLER'den bahsetmek istiyoruz... Bu konuda AYTUNÇ ALTINDAL'dan başka YALÇIN KÜÇÜK de kitaplarında açıklamalarda bulunmuştur.
EŞREF GÜNAYDIN ise YAHUDİ KÜRTLER diye bir kitap yazmıştır.

Herşeyden önce YAHUDİ ve MUSEVÎ kelimelerine açıklık getirmek gerekir.
YAHUDİLİK bir ırka mensubiyeti,

MUSEVİLİK ise bir dine bağlılığı ifade eder. YAHUDÎ kelimesi, Hazret-i İBRAHİM'in torunu Hazret-i YAKUB'un oniki oğlundan biri olan YAHUDA'dan gelir. HAZAR TÜRKLERİ, bilindiği gibi YAHUDİ değillerdir, MUSEVÎ'dirler. FALAŞALAR, yani HABEŞİSTAN (ETOPYA) zencileri YAHUDİ değildirler, ama MUSEVİ'dirler.

Ama Kürtler için durum biraz daha karışıktır. Bir kısmı YAHUDİ KÜRDÜ'dür, bir kısmı da MUSEVÎ KÜRT'tür... Peki, böyle bir durum nasıl oluştu?

TALMUD'a göre ASUR kralı SALMENESER tarafından M.Ö.721-715 yılları arasında FİLİSTİN'den sürülen YAHUDİLER'in on kabilesi, KUZEY IRAK'ın dağlık bölgelerine kaçtılar. Oralara yerleştiler. Bugünkü ERBİL şehri Milad'dan önceki birinci yüzyılda onların merkezi oldu. Bir iddiaya göre burada bir devlet kurdular... YAHUDİLER bölgede güçlenince çevrede yaşıyan bazı insanlar MUSEVÎ oldular. Bu insanlar o dönemde İBRANÎ ve ARAPÇA'nın karışımından oluşan ARÂMÎ konuşuyorlardı.

M.Ö.604-561 yılları arasında ASUR ülkesini fetheden BABİL KRALI NABUKADNEZAR sayesinde bu yahudilerin büyük kısmı FİLİSTİN'e döndüler, bir kısmı da BABİL'e, bugünkü BAĞDAT'a yerleşti. Bir kısmı da KUZEY IRAK'ta kaldı. Bunların bir kısmı GÜNEYDOĞU ANADOLU'ya kaydı... 30-40 yıl öncesine kadar VAN-HAKKÂRİ arasındaki BAŞKALE ilçesinde Kürtler'in "elbak", Ermeniler'in "hamadakert" dedikleri kerpiç evlerde yaşayan YAHUDİ KÜRTLER, ARAMÎ konuşurdu.

Kuzey Irak’ta asırlardır “Tat” diyalekti ile konuşan, ticaret ve küçük zenaatlarla uğraşan, bir çok kasaba ve köyde Yahudiler’e rastlanmakta idi...

1897'de toplanan Siyonist kongresinde Yahudi ırkının üstünlüğü, NİL'den FIRAT'a kadar bütün bölgenin İSRAİL olmasını, ve dünya hâkimiyetini hedefleyen PROTOKOL'u açıklayan THEODOR HERZL, YAHUDİ KÜRTLER ile temasa geçen ilk YAHUDİ önderdir.

1947'de İSRAİL devleti kurulunca, IRAK'taki Kürtler'le teması arttırdı. Büyük miktarda YAHUDİ KÜRDÜ, İSRAİL'e göç etti. Sonradan MOSSAD ilk başkanı olan Reuven Zoslanski bir ajan olarak IRAK'a gitti, orada üç yıl kaldı. Ali Bedirhan ile işbirliğine girdi... Bir kahraman olarak sunulan Bedirhan, İSRAİL Dışişleri Bakanlığı'na bir rapor vererek "Dürziler, Maruniler ve Kürtler'in İSRAİL'in tabii müttefiki olduğunu" iddia etmiş, ve İSRAİL'den kendi bölücü faaliyeti için yardım istemiştir!.. İSRAİL devleti de, 1961'de isyan eden Kürtler'e, 1963 yılından itibaren yardıma başlamıştır.

"İSRAİL ve IRAK'taki KÜRT Sorunu" adlı kitabın yazarı Amaltzia Baram, "1963 yılında MOSSAD başkanı General Meir Amit'in, İran istihbarat örgütü SAVAK'ın başkanı ile görüşerek KUZEY IRAK'taki Kürtler'e silah gönderme konusunda anlaştıklarını" belirtiyor!..

Böylece YAHUDİ-KÜRT işbirliğine İRAN da katıldı. Müslüman bir ülke, başka müslüman bir ülkenin devletine karşı, YAHUDİ ile birlikte vatan hainlerini desteklemiş oldu. 1965 yılında Bedirhan ile dönemin İSRAİL Savunma Bakan Yardımcı olan Şimon Peres arasındaki bir anlaşma sonucu, İSRAİL istihbaratının en gözde elemanlarından olan Tuğgeneral Tsuri Saguy, Albay Arik Regev ve Yarbay Haim Levakov KUZEY IRAK'a gidip, üç ay boyunca isyancıları eğitip isyanda danışmanlık yaptılar. Aynı yıl içinde MOSSAD'ın ileri gelenlerinden David Mimche başkanlığında bir grup ajan gelerek isyancı Kürtler'le bir görüşme yaptı. Bu ajanların arasında sonradan bakan olan Aryeh Lova Eliah da vardı. Eliah, Molla Mustafa Barzani ile görüştü, isyancı Kürtler'e silah, para ve teknik yardım vaadetti. Bu desteği alan Mustafa Barzani, 1966 yılında IRAK ordusuna karşı büyük bir saldırıya geçti.



İş bu kadarla da kalmadı... 1966 Ağustos ayında İSRAİLLİ bir kadın ajanın ayarladığı bir IRAKLI pilot, SOVYETLER birliği'nin bölgede ARAPLAR'ı güçlendirmek için verdiği MİG-21 uçaklarından birini isyancı Kürtler'in desteği ile TEL AVİV'e kaçırdı!.. Böylece hem İSRAİL, hem de A.B.D., SOVYET uçak teknolojisi hakkında bilgi sahibi oldular... Samuel M. Karz, "Soldier Spies" isimli kitabında, "İsyancı Kürtler'e su gibi para akıtan, liderlerine aylık 50.000 dolar para ödeyen İSRAİL DEVLETİ'nin, MİG-21 uçağını kaçıran hain pilot Redfa'nın tüm ailesinin IRAK dışına çıkarılmasını da Kürtler'e ihale edildiğini" yazıyor!.. Bu olayın filmi yapılmış, ve TÜRKİYE'de GÖKLERDE VURUŞANLAR adıyla gösterime girmiştir.

Yani Kürtler, sadece bağımsızlık iddiası ile kendi devletlerine isyan etmekle kalmamışlar, aynı zamanda o devletin düşman İSRAİL karşısında zayıf duruma düşmesine sebep olmuşlardır.

Mustafa Barzani Eylül 1967'de İSRAİL'e gitti. Dönemin Savunma Bakanı Moşe Dayan'a bir Kürt hançeri ile birlikte "KERKÜK petrollerinin nasıl vurulabileceğine dair" planları verdi. 1969'da bu planlar doğrultusunda ve MOSSAD-BARZANİ işbirliği ile KERKÜK rafinerileri bombalanarak işlemez hâle getirildi.

Aynı uygulama ikinci IRAK savaşı (2003) sonrasında KERKÜK-YUMURTALIK boru hattına yapılmakta, İSRAİL ajanları ve Kürtler sık sık bu boru hattını bombalıyarak IRAK petrolünün TÜRKİYE'ye değil, İSRAİL'deki HAYFA limanına akmasını sağlamaya çalışmaktadırlar.

Mustafa Barzani 1973 yılında tekrar İSRAİL'e gitti. Bir YAHUDİ KÜRDÜ olan David Dayan'ın evinde kaldı. Daha sonra MOSSAD başkanı Zwi Zamir KUZEY IRAK'a giderek Barzani'yi ziyaret etti. Bağdat idaresine yapılan saldırıların arttırılması karşılığında her ay verilen 50.000 dolara ek 50.000 dolarlık başka ödemeler yapıldı.
A. CEM ERSEVER, kitabında "Talabani'nin beş para etmez bir aşiret reisi olduğunu, ve TURGUT ÖZAL'ın sayesinde adam sayıldığını" yazar... Aynı şekilde KUZEY IRAK' taki belli başlı 24 aşiretten biri olan, sıradan BARZANİ aşiretinin bugünkü konumuna gelmesi, o dönemde İSRAİL'in verdiği destek ile 1991'den sonra A.B.D.'nin verdiği destek sayesindedir!.

 İSRAİL ve A.B.D.'nin amacı MUSUL-KERKÜK petrol bölgesinin SELÇUKLULAR döneminden beri gerçek sahibi olan TÜRKMENLER'i, yani TÜRKLER'i saf dışı bırakıp, orada İSRAİL denetiminde bir uyduruk Kürt devleti kurmaktır. AYTUNÇ ALTINDAL, "Halen İSRAİL ile ilişkileri BARZANİ'nin yanında olan Sami Abdurrahman sağlıyor," demektedir.
Bunları niye uzun uzun anlattık?.. Bölücü Kürtler'in hararetle destekleyip örnek aldığı, saf Kürt kökenli vatandaşlarımızdan bir kısmının da sempati duyduğu KUZEY IRAK'taki "Kürt hareketi"nin aslında bir YAHUDİ oyunu olduğunu, Kürtler'in aslında bağımsız bir devlet falan kurmadıklarını, para ve menfaat karşılığında, içinde yaşadıkları devlete ihanet, o devletin amansız düşmanlarına da uşaklık ettiklerini göstermek için!..
Gelelim YAHUDİ KÜRDÜ meselesine... Tarihçi AHMET UÇAR ve AYTUNÇ ALTINDAL, BARZANİ ailesinin YAHUDİ kökenli olduğunu belirtmektedirler. Bunu da OSMANLI arşivlerinde bulunan bir belgeye dayandırmaktadırlar!.. ALTINDAL konuyu çok eskiden beri bildiğini, hatta 1970'lerde bu konuda bir makale yazdığını söyler.
Bu belgeye göre 1856 senesinde SALLUM BARZANÎ adlı bir YAHUDİ haham, MUSUL'dan SELÂNİK'e, oradan da KUDÜS'e sürülmüştür!..

Bu kişi, BARZANİ ailesinden yetişmiş pek çok YAHUDİ hahamdan sadece biridir...

Ama YAHUDİ KÜRTLERİ'nin varlığı sadece bu iki kişi tarafından dile getirilmiş değildir... 1992 yılında yayınlanmış olan "The Folk Literature of Kurdistani Jews: An Anthology - Kürdistan Yahudilerinin Halk Edebiyatı Antolojisi" bu konuda kaynak kitap hüviyeti taşır. Yazarı bir YAHUDİ KÜRDÜ olan Profesör Yona Sabar'dır ve kendisi Kaliforniya Üniversitesi'nde görev yapmaktadır...

Bu kitaba göre "16. ve 17. yüzyılda KUZEY IRAK'ta yaşayan ailelerin en ünlülerinden biri BARZANİ ailesiydi ve bu aileye mensup hahamların kurduğu YAHUDİ eğitim kurumları büyük bir itibara sahipti. Öyle ki, başta MISIR olmak üzere, Ortadoğu'nun çeşitli yörelerinden buraya öğrenciler geliyordu... Haham NATHANEL BARZANİ çoğunluğu elyazması olan büyük bir kütüphaneye sahipti. Bu kitaplar yine haham olan oğlu SAMUEL BARZANİ'ye miras kalmıştı... En enteresanı sapıtmış AMERİKAN YAHUDİLERİ tarafından kabul edilen ilk KADIN haham da, bu Samuel'in kızı ASENATLI BARZANİ idi!.."

Kitabın yazarı Yona Sabar, kendisiyle irtibat kuran Eşref Günaydın'a, "BARZANİ ailesinin kurucusunun 16. asırda yaşamış olan haham SAMUEL BARZANİ (ölümü 1630) olduğunu, ailenin daha sonra MUSUL, ERBİL, KERKÜK civarlarında etkili olduğunu, ancak BARZANİ adı taşıyan her aileyi YAHUDİ saymamak gerektiğini" belirtmiştir.

Ancak bölgede BARZANİ adı taşıyan başka bir aile yoktur ki!.. Şu halde günümüz BARZANİ ailesinin aslında YAHUDİ olduğundan en ufak bir şüphe duymamak gerekir.

Bugün İSRAİL'de yaşayan YAHUDİ KÜRTLER'in arasında BARZANİ soyadı oldukça yaygındır. İSRAİL devleti kurulmadan önce MOŞE BARZANİ bir militan olarak LECHİ yeraltı örgüne mensuptu ve gözaltında iken bir el bombası patlatarak intihar etmişti. Moşe Barzani IRAK'ta doğmuş, FİLİSTİN'e göç etmiş ve orada ölmüştü. (1947)
Ancak SABATAY SEVİ'nin takipçileri "dışı müslüman, içi yahudi" dönmeler gibi, bölge yahudilerinden bir kısmı menfaat açısından müslüman görünmeyi daha uygun bularak zahirde din değiştirmişler, hatta Nakşibendi tarikatına intisap etmişlerdir. Bu tür aileleri Kürtler bilir, ve onlara "binemal cuhi" derler, yani YAHUDİ KÖKENLİ!.. Bu aileler HAKKÂRİ'de de vardır, IRAK'taki BARZAN bölgesindekilere "birker" denir.



Müslüman görüntülü BARZANİ ailesinden Şeyh Mehmet, 1700'lerde Nakşibendi tarikatının lideri olmuş, 1800'lerde bir başka Şeyh Mehmet Nakşibendiler arasında sivrilmiştir. Ama bu bir şey değiştirmez. OSMANLI şeyhülislamları arasında dahi dönme (YAHUDİ) olanlar vardır!. YAHUDİLER kılıktan kılığa girmekte ve insanları kandırmakta çok ustadırlar... Zaten Kürtler'in ancak %60'ı müslümandır, onlar arasında gerçek müslüman ne kadardır, ALLAH bilir!
Kendi de bir Kürt ayırımcı olan FAİK BULUT, "Filistin Rüyası" isimli kitabında "İSRAİL'de KÜRTÇE KONUŞAN YAHUDİLER"den bahseder. Bu kişinin "HORASAN Kürtleri" diye bir kitabı vardır ki, bölgeye GURİSTAN adını vermiş GUR TÜRKLERİ'ni "kürt" yapar!.. Ama Kürtler'in Anadolu'dan ta HORASAN'a nasıl gittiğini açıklamaz!..

A. MEDYALI isimli kişinin de " Kürdistanlı Yahudiler" diye bir kitabı vardır. (Berhem Yayınları, Ankara, 1992)

YALÇIN KÜÇÜK kitaplarında YAHUDİ KÜRTLER'den bahseder, "İSRAİL'de 150.000 kadar YAHUDİ KÜRDÜ olduğunu ve aralarından bakanlar bile çıktığını" yazar.

ABDULLAH BİLİCİ de İSRAİL'de YAHUDİ KÜRDÜ Moti Zaken ile yaptığı röportajı AKSİYON dergisinin 291. sayısında yayınlamıştır. Moti Zaken babası ZAHO doğumlu, sonradan İSRAİL'e göç etmiş... MUTİ ZAKEN, İSRAİL-KÜRT LİGİ'nin kurucusu... Aynı zamanda Netanyahu ve Barak hükümetlerinde danışmanlık yapmış. İSRAİL'de 150.000 YAHUDİ KÜRDÜ olduğunu söylüyor. 1970'lerde İşçi partisinden iki YAHUDİ KÜRDÜ, KNESSET denen YAHUDİ meclisine girmiş... Lukud Partisi'nden de bir bakan ve bir milletvekili çıkarmışlar. 1996-1999 yılları arasında Savunma Bakanı olan emekli general İZAK MORDEHAY da YAHUDİ KÜRDÜ idi.



Utah Üniversitesi'nde görev yapan HASAN KÖSEBALABAN'ın da bu konuda bir makalesi var. O da "İSRAİL'in Kürtler'in tümünü M.Ö.723 yılında bölgeye göç eden YAHUDİ kabilelerin soyundan geldiğine inandırarak KUZEY IRAK'ta bir nüfuz alanı oluşturmayı amaçladığını" belirtiyor. Ancak "YAHUDİ KÜRTLER'in kendilerini MÜSLÜMAN KÜRTLER'den daha çok YAHUDİLER'e yakın hissettiğini" de ekliyor!.. Maalesef bu TÜRKİYE'nin de problemi... bizim dönmelerimiz de, (yani dışı MÜSLÜMAN-TÜRK, içi-özü YAHUDİ) kendilerini yüzyıllardır bağrına basan MÜSLÜMAN TÜRKLER'i, TÜRK DEVLETİ'ni bir kenara bırakıp; İSRAİL'e, A.B.D'ye, A.B.'ye, yani YAHUDİLER'e ve HIRİSTİYANLAR'a hizmet etmektedirler!.. Kürt bölücüler de öyle!..

Şimdi bu YAHUDİ KÜRDÜ tesbitimiz bazılarına inandırıcı gelmeyebilir... Ancak KEVIN BROOK adlı araştırmacının internet sitesinden öğreniyoruz ki, elde 2001 yılında YAHUDİ, ALMAN ve HİNTLİ bilim adamlarınca yapılan bir araştırma var... Amaç kimin SAMÎ, kimin HİNT-AVRUPAÎ kökenli olduğunu tesbit etmek... Araştırma için SEFERAD YAHUDİLERİ (FİLİSTİN kökenli, daha çok İSPANYA'ya göçmüş YAHUDİLER), EŞKENAZ MUSEVİLERİ (daha çok HAZAR TÜRKÜ kökenli ASYA VE DOĞU AVRUPA MUSEVİLERİ), MÜSLÜMAN KÜRTLER, FİLİSTİNLİ ARAPLAR ve FİLİSTİN'in güneyinde yaşayan BEDEVİLER'den 526 adet Y-KROMOZOMU toplanmış... Daha sonra araştırmaya RUS, BEYAZ RUS, POLONYALI, PORTEKİZLİ, İSPANYOL, ARAP, BERBERÎ, ERMENİ ve TÜRK deneklerden alınan 1321 örnek dahil edilmiş...



Sonuç şaşırtıcı!.. KÜRTLER ve YAHUDİLER binlerce yıl öncesinde ORTAK bir BABA'dan geliyorlar!... Diğerleri ile böyle rabıta kurulamıyor!..

Yine başka bir internet sitesi, ISRAELI-KURDISH FRIENDSHIP LEAGUE, MOTİ ZAKEN'in bahsettiğimiz makalesini veriyor. Tarayıp bulabilirsiniz.

Netice itibariyle, biz Kürt kökenli vatandaşlarımızın YAHUDİ oyunlarına gelip, YAHUDİ ve AMERİKAN uşağı olmasını istemiyoruz. Kendilerini onbinlerce yıllık TÜRK tarihinin ve benliğinin bir parçası gibi hissetmelerini istiyoruz. Bütün çabamız bunun için!..

http://www.angelfire.com/tn3/tahir/trk29bd.html

DİP NOT: AHMET CEM ERSEVER : Jandarma subay

1950 Erzurum doğumlu. Kerkük Türkleri’ndendir. Resmi adı İstihbarat Grup Komutanlığı olan, halk arasında Jandarma İstihbarat ve Terörle Mücadele adıyla anılan biriminin kurucusu ve komutanı olan Jandarma subayı.

Ersever, Güneydoğu Anadolu’da PKK ile yapılan gerilla ve istihbarat çalışmalarının tümünde yer almış, silahlı çatışmalara bizzat katılmış, tüm faaliyetleri yönetmiş, PKK’ya yardım ve yataklık eden kişi ve guruplarla mücadele etmiş, bu faaliyetleri tam yetkiyle ve Komutanlığa doğrudan bağlı olarak yürütmüştür.Mücadelesinde Pkk'nın tarihini yazacak kadar derinlere inen Cem Ersever pkk ve gladıo arasındaki bağ ile İsrail ve Abd'nin desteklerini,pkk içindeki ermeni eliti Jandarma Genel Komutanı:Eşref Bitlis'e bildirmiş;Eşref Bitlis bu konuda açıklama yapılamadan uçağına düzenlenen sabotajla şehit edilmiştir.

Ersever ile Hizbullah lideri Hüseyin Velioğlu arasındaki ilişki olduğu ve Ersever’in Velioğlu’ndan çok iyi istihbarat aldığı, avukatı Emin Emir (MHP’nin eski lideri Alparslan Türkeş’in de avukatı) tarafından ifade edilmiştir. Özellikle 1989-1990 yıllarında bu ikilinin çok sık görüştüğünden bahseden bahseden Emir, Ersever’in o dönem ‘Düşmanımın düşmanı dostumdur’ ilkesiyle hareket ettiğini ve ayrıca Hizbullah’ın devlet tarafından kurulduğuna dair Ersever’den herhangi bir şey duymadığını da belirtmiştir.

Ersever, Aydınlık gazetesinden Soner Yalçın’a yaptığı açıklamalarda, Yeşil kod adıyla tanınan Mahmut Yıldırım ve bazı faili meçhuller ile ilgili bilgiler verdi.

Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Eşref Bitlis‘in kuşkulu bir uçak kazasında ölümünden bir ay kadar sonra, binbaşı rütbesindeyken, 17 Mart 1993′de 30 arkadaşı ile birlikte görevinden istifa etti. İstifa mektubunda “Güneydoğu’da yetkili organlar içerisinde oluşturulan bir çete, cereyan eden hadiselerin gerçek boyutlarının Türk Milleti tarafından görülmesini engellemektedir” diyor ve yaşanan gerçekleri ve PKK ile mücadelenin eksikliklerini kamuoyuna duyurmaya çalışacağını açıklıyordu.

Bu arada PKK ile psikolojik mücadele yöntemi olarak Ahmet Aydın takma adıyla “Üçgendeki Tezgah” ve “APO-PKK-Kürtler” isimli kitapları yazmış, ancak geçim sıkıntısı içine düşmüştü. İşadamı Alparslan Ertuğ ile ilişki içindeydi ve eğer kendisine birşey olursa Güneydoğu’dan tanıdığı Hanefi Avcı‘ya haber vermesini istemişti.

Ersever, Aydınlık gazetesine anlattıklarıyla ilgili olarak mahkemeye ifade vermek için 24 Ekim 1993′te Ankara’ya gitti ve bir daha kendisinden haber alınamadı.

1 Kasım’da Ankara Çamlıdere’de sevgilisi Neval Boz’un, 2 Kasım’da Ankara Polatlı’da itirafçı Murat Demir’in ve 4 Kasım 1993′de Ankara Elmadağ’da Ahmet Cem Ersever’in cesetleri jandarma tarafından bulundu. Birbirlerini tanıyan bu üç kişiyi kimlerin öldürdüğü bir sır olarak kaldı.--- --

En derin sevgi ve saygılarımla..

Fevzi MORAY
E.P.KD.ALBAY