Çarşamba, Nisan 18, 2012

Hıncal Uluç'dan Engin Ardıç'a bomba gibi yanıt..

Değerli dostlarım kahraman silah arkadaşlarım, bir yerlerden kuvvet alarak Ulu Önder Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK'e  saldıranların başını Engin Ardıç denen bir  yazar(!)  çekmektedir. Allah bu gibi  kadir bilmezlere ve tarihi bilinçli saptıranlara akıl fikir versin. Ne diyelim..
Fevzi Moray

 21 Mart Cumartesi günü Sabah'ta yayınlanan Engin Ardıç'ın yazısı ;

BU YAZIYI TEKRAR ETMEDE YARAR GÖRDÜM.SUSANLAR BELKİ BİR GÜN UTANIR DİYE
Engin Ardıç'a Hıncal Uluç'tan yanıt
Engin Ardıç yazısı
21 Mart Cumartesi günü Sabah'ta yayınlanan Engin Ardıç'ın yazısı ;
 Atatürk'ün pasaportu var mıydı?
Atatürk'ün yurt dışına hiç çıkmadığını hep biliriz... Bu, büyük
 bir erdem olarak pazarlanmıştır: Kendisi hiçbir yere gitmeden herkesi
ayağına getirmiş!
 Herkes dedikleri, İran şahı ve İsveç kralı gibi "kıyıdan
 köşeden" adamlar, bir de İngiliz kralı Edward tabii... Yanında da Mrs
 Simpson... Ama o da aşkı uğruna kısa bir süre sonra tacı tahtı
 bırakacağından, bu gezinin bir yararı olmamış. Olamazdı da... İngiliz
 kralı ya da kraliçesi "hüküm sürer ama idare etmez" ... Meclise
 izinsiz giremediği, seçimlerde oy kullanamadığı gibi, dış politikaya
 da karışamaz!
 Bunun dışında kim gelmiş Türkiye'ye? Hitler mi, Stalin mi,
 Mussolini mi, Roosevelt mi, Hirohito mu? Hiçbiri.
 Keşke İspanyol başkanları Alcala Zamora ya da Manuel Azana
 gelselerdi de, "asi generallere" karşı İspanyol Cumhuriyeti'ne sahip
 çıkma onuruna kavuşsaydık yahu...
 Ama niçin geleceklerdi? Türkiye önemli bir ülke değildi ki,
 kendi kabuğuna çekilmiş, yaralarını sarmaya ve Batılılaşma girişimini
 temele indirmeye çalışan, "dünya sahnesinin önünden çekilmiş" bir
 ülkeydi... Her türlü Osmanlı mirasını da reddettiği için (borçların
 bir kısmı hariç!), "beni kendi halime bırakın, karışmayın, bulaşmayın"
der gibiydi dünyaya...
 Atatürk'ün yurt dışına hiç çıkmamış olması niçin büyük bir
 başarı olarak değerlendirilmiştir?
"Kendi kabuğuna çekilmek, kendi yağıyla kavrulmak" erdem sayıldığı için!
 Bu da memur zihniyeti değilse, memur zihniyeti başka nasıl olur acaba?
 Ve de Atatürk'ün bazı Anadolu kasabalarını dolaşmış olması niçin
 büyük birer olay gibi pazarlanmıştır? Hele İstanbul'a her gelişi niçin
 "tarihi gün" sayılmıştır?
 Yani tasavvur edebiliyor musunuz, Hitler'in Stuttgart'a gelişi
 bayramı, Mussolini'nin Venedik gezisi şenlikleri, Stalin'in Odessa'yı
 ziyaretinin bilmemkaçıncı yıldönümü kutlamaları... Var mı böyle bir yağcılık?
 Toplum o kadar "donuk", ulaşım o kadar yetersiz durumdaydı ki,
 bir yerden bir yere gitmek başlıbaşına heyecan verici, serüven gibi
 bir şeydi o dönemde...
 Keşke bu gibi çarçur gezilerle övüneceğimize, "Atatürk'ün uçağa
 binip Atina'ya gitmesi ve eski düşmanlarını kucaklaması, Atatürk'ün
 Cenevre'de yaptığı ünlü Milletler Cemiyeti konuşması, Atatürk'ün
 tarihi Beyaz Saray ziyareti, Atatürk'ün meşhur Moskova gezisi,
 Atatürk'ün unutulmaz Paris barış görüşmeleri" gibi hatıralar
 kalsaydı... Ayıp mı olurdu, günah mı?
 Belki o zaman cumhurbaşkanlarımızın ya da başbakanlarımızın dış
 gezileri de memurlarımıza ve memur ruhlularımıza küfür gibi
 gelmezdi!...
> Atatürk hiç yurt dışına çıkmadı dedik, bu hem doğrudur hem yanlış...
> Atatürk yurt dışına çıkmadı ama, Mustafa Kemal çıktı!
 Libya'ya gitti çarpışmaya ama orası yurt dışı sayılmıyordu...
 Bunun dışında Sofya'ya, Berlin'e ve batı cephesine de gitti
 görevli olarak, Viyana üzerinden Karlsbad'a da gitti (Karlovy Vary)
 sağlık  nedenleriyle...
 Ama o zamanlar bir "imparatorluk subayıydı" ...
 Hani şu nefret kustukları Osmanlı İmparatorluğu vardı ya, onun
 ordusunda subaydı.
 1919 yılında ordudan istifa edene kadar bir Osmanlı subayıydı.
 Hadi kim hayır diyecekse desin de alnını karışlayayım.
 Hıncal Uluç'un Engin Ardıç'a yanıtı;
 Atatürk'e dil uzatanlara...
 Önce biri hafta sonu hiç yüzü kızarmadan saldırdı gene,
"Atatürk'ün pasaportu var mıydı" diye.. ..
 Ve çizdiği Atatürk portresine bakar mısınız?..
 "Vizyonsuz..Memur zihniyetli biri.."
 Utanmazlığın ölçüsüne bakar mısınız?..
 Yıkılmış, tükenmiş, bitmiş, işgal edilmiş Osmanlı'nın
 küllerinden, Avrupa'nın "Hasta Adam" dediği Türkiye'den, modern bir
 batı cumhuriyeti yaratan adam için çizilen tabloya, aşağılamaya
 bakarmısınız?..
 "Memur zihniyetli, vizyonsuz!.."
 Bu korkunç kafaya, bu örümcek düşünceye yanıtı, ayni günün
 gecesi, Rus Kızıl Ordu Korosu muhteşem bir yanıt verdi, tesadüfe bakın
bu defa, TİM'de.. Ben ordayım üç kardeşimle, Öcal Serpil ve Kemal'le...
Salon son koltuğuna kadar tıklım tıklım doluydu ve herkes,
Atatürk'ün neler yaptığını anlatan Kızıl Ordu korosuna hem de nasıl
coşkuyla eşlik ediyordu..
 "Bir hızla kötülüğü geriliği boğarız,
 Karanlığın üstüne güneş gibi doğarız.
 Türk'üz bütün başlardan üstün olan başlarız;
Tarihten önce vardık, tarihten sonra varız."
 Türk'üz Cumhuriyet'in göğsümüz tunç siperi,
 Türk'e durmak yaraşmaz, Türk önde Türk ileri."
 "Karanlığın üstüne güneş gibi doğmak" nedir bilir misin sen, karanlık adam?..
 O senin memur zihniyetli, vizyonsuz dediğin adam, o yıllarda
 yepyeni bir devlet, çağdaş, bir cumhuriyet kuruyordu, bir ulusun
 kaderini değiştiriyor, dünyaya, hele de Müslüman dünyaya örnek
 oluyordu, öğretmediler mi sana?..
 O vizyonsuz, o "Memur zihniyetli" dediğin adamın dünyadaki
 itibarını, saygınlığını bilir misin?..
 Efendim "Kimse gelip gitmemiş Türkiye'ye Atatürk zamanında.."
 İngiltere Kralı gelmiş ama, o sayılmazmış.. Çünkü adamın zaten
 yetkisi yokmuş..
Birleşik Krallık kralının ülkemize, Atatürk'e gelişini bir
formalite sanıyor.. Peki o zaman "Pasaportlu" Abdullah Gül'ün iki
günde bir yurt dışına gitmesi, bu ülkede devlet başkanları ağırlaması
ne?.. 
Atatürk'e gelen İran Şahı adam değil de, Gül bugün İran'da ne arıyor peki?..
 Adamın, Atatürk'e saldırma gözlerini öyle karartmış ki, ne  dediğini bilmiyor, çelişkiler içinde..
 İngiltere Kralı, İran Şahı, gelmemeliymiş de, kim gelmeliymiş?..
 Hitler, Mussolini, Stalin.. Verdiği örneklere bakar mısınız?..
 Hafazanallah.. Bunlardan biri gelmiş olsaydı kazara, bugün
 kimbilir neler yazardı, düşünebiliyor musunuz?.
 İngiliz Kralı yetkisiz.. 
Peki yetkilisi, hem de azılı Türk  düşmanı Lloyd George ne dedi, hem de Birleşik Krallık Millet  Meclisinde..
 "Arkadaşlar, yüzyıllar nadir olarak dahi yetiştirir. Şu talihsizliğimize bakın ki o büyük dahi çağımızda Türk Milleti'ne nasip oldu. Mustafa Kemâl'in dehasına karşı elden ne gelirdi."
Atatürk uçağına atlayıp Yunanistan'a gitmemişmiş.. 
Venizelos'la kucaklaşmamış.. Ama Venizelos yenildiği düşmanı Atatürk'ü 1934 yılında
 Nobel Barış Ödülüne aday göstermiş.. Nasıl olmuş bu peki?.. Vizyonsuz,
 memur zihniyetli, içine kapanık adamdan başkasını bulamamış mı, Yunan
 Lideri, "Dünya barışına en hizmet eden kişi" diye seçecek?..
Atatürk Mussolini'ye gitmemiş. O da Türkiye'ye gelmemiş.. Ama
 Atatürk'ün süvarileri İtalya'ya gidip, zamanın en büyük binicilik
 kupasını, hem de Mussolini'nin adını taşıyanını Türkiye'ye
 getirmişler.. Bu müthiş spor hamlesinin ne manaya geldiğini bilir
 misin sen?.. O vizyonsuz, memur zihniyetli adamın, o sıralar nasıl bir
Türkiye kurmakla meşgul olduğunu anlayabilir misin, bu örnekten yola
 çıkıp?.. Aklın erer mi?.
 Erer.. Bal gibi erer de işine gelmez söylemek... Sen ve senden  yüz bulup hemen ertesi gün Atatürk'e saldıran yamağın da bilir  bunları, çok iyi..
 Kilitleyin bilgisayarınızı gene de, size yağan e-mailler geri  dönsün tamam mı?.. Yüreğiniz o kadar..
 Bakın, bugün bu köşede, 20'inci Yüzyılın en önemli adamlarının
Atatürk hakkında söylediklerinden bir derleme seçtim sizin için..
 Okuyun, iyi okuyun ve iki günde bir saldırdığınız, sövdüğünüz, dalga
 geçtiğiniz Mustafa Kemal Atatürk'ün nasıl bir devlet adamı, nasıl bir
 deha, Türkiye için nasıl bir şans olduğunu iyi öğrenin..
 Ne yazık ki, sizin için de büyük şans oldu Atatürk!.
 O olmasaydı, bugün bu köşelere oturup bu saçmaları bu kadar
 özgür yazma imkânınız olur muydu?..

Çarşamba, Nisan 11, 2012

SUÇSUZ İNSANLARA KULAK VERİNİZ!

                                                                                                                                                                                                                         ALLAH AŞKINA SUÇSUZ İNSANLARIN HAKLI FERYATLARINI DUYUNUZ , DUYURUNUZ!
Değerli dost ve silah arkadaşlarım, öncelikle , ülkemizdeki hukuksuzluğun, adaletsizliğin ne boyutlara ulaştığını  görmek istiyorsanız  eğer , İlhami Yangın ve Soner Yalçın’ın  ye4ni çıkan  “Cümbür Cemaat”  ve  “Samizdat.” adlı kitaplarını mutlaka  okumalısınız derim.  İspatlı, delilli gerçekleri  okudukça vay be! Bu kadar da olur mu diyerek  hayretlere düşeceksiniz .Şimdi bu minvalde  sizleri başka bir gerçekle buluşturmak  istiyorum.
Bu gün sizlere;  her zaman duyurmaya çalıştığım gibi Ergenekon  , Balyoz,  Poyraz köy, Lodos köy!  Batı köy! Doğu köy! Ve  benzeri adlar altında   demir parmaklıklarda suçsuz yere yatan  bir silah arkadaşımın  daha ,  engellenen(!) feryatlarını duyurmaya çalışacağım.
Bu feryatlar duyurulmadığında  , bilinip  duyarsız kalındığında  inanın çok acı çekiyorum. . Düşmanın ,   düşmanına reva göremeyeceği bu davranış biçiminin  kutsal kitaplarda (!)   yeri ;  ‘katliam’la eş değerdir.  

Aynı zamanda vahşettir, hainliktir, kindarlıktır, zalimliktir, cahilliktir  olumsuz ne derseniz deyin o dur işte…
Suçsuz  olduklarına yürekten inandığım  vatan evlatlarına , düşünen , gerçekleri bizlere aktarmaya gayret eden  ilim irfan sahibi  vatanperver değerlere  yapılan bu zulmü  şiddetle kınıyorum. Tepki vermekte  inanın  çoğu kez yetersiz kalıyorum.  Ama Allah’dan ki imdadıma  Milli Gazete yazarı sayın  Mehmet Şevki Eygi beyin  bundan iki yıl evvel kaleme aldığı sizlerin de gözünden kaçtığını bildiğim  beddua yazısı yetişti de biraz olsun ferahladım..
Milli Görüş çizgisinde olan ve  Ahlak,  Maneviyat  ve  Hakkı üstün kılan  felsefeyi  benimseyen   Milli Gazetenin yazarı Sayın  Eygi’nin yazısıyla  sizleri baş başa bırakıyorum.                                                                     
“Allah cezanızı Versin” Mehmet Şevki EYGİ.
“İSLAMCILIĞIN cıcığını çıkarttınız, Allah belânızı versin!.. Ben çoğunuzun o eski mücahitlik günlerini bilirim, Ne nutuklar atıyor, mangallarda kül bırakmıyordunuz. Sonra mücahitlik postunu çıkardınız müteahhit oldunuz.
Müslümansan, hangi meşrep ve mezhepten olursan ol, Mutlaka doğru ve dürüst olmak zorundasın. Bre uğursuzlar!. İslam'da devlet ve belediye bütçelerini hortumlamak var mıdır? Rüşvet almak var mıdır? Haram yemek var mıdır? Her türlü emanete hıyanet etmek var mıdır? Yalan söylemek, halkı aldatmak var mıdır?
Arsa ve arazileri yapılaşmaya açarak, binalara fazla kat çıkma izni sağlayarak haram komisyonlar almak var mıdır? İhalelere fesat karıştırmak var mıdır? Haram yollarla süper zengin olmak var mıdır?
Size beddua ediyorum. Allah belanızı versin!.. İki yakanız bir araya gelmesin!. Haram servetlerinizi huzur içinde yiyemeyin emi!. Müslümanların yüzünü kara çıkarttınız...Başınız belâdan kurtulmasın.”                                                                                                                                
                                                    ***
Sayın Eygi’nin  belirttiklerine  bir ilave de ben yapmak isterim. Rüşvet alan, yolsuzluk  yapan,  masum insanlara zulmedenlerin , hak ve hukuku kendi çıkarlarına göre  uygulayanların    Kutsal  kitapta   adı Deccal  (kötü yaradılışlı kimseler) olarak açıklanmıştır.  Dolayısıyla da Gaflet (olaylardan bihaber) ,  dalalet  (doğru yoldan sapan)ve hıyanet içerisindedirler.   
Hepinizin bildiği gibi, Tuncay Özkan , Mustafa Balbay  ve  ismini sayamadığım  nice suçunu bilmeyen veya ispatlanmamış   değerler tutuklanarak zindanlarda  çile çekmektedir. Çektikleri  acıyı Hapishane köşelerinden bin bir zorlukla  kitaplaştırıyorlar ve  bizleri gerçeklerle buluşturmanın mücadelesini veriyorlar. 

Sorarım sizlere, Türk  kamu oyunu yakından ilgilendiren  konuları bizlerle buluşturacak kurum kimdir?  Şu sıralar  en etkin iletişim vasıtalarıyla  boş beyinlerimizi  evlenme programları ,  survivor, futbol  ve benzeri yayınlarla  adeta dumura uğratan  ‘Medya’ değil midir? Evet diyorsanız   medya sektörünce  nasıl uyutulduğumuzu   , dünyadan bihaber  yaşama mahkum edildiğimizi de bilirsiniz.   
O halde ellerindeki   namütenahi  iletişim vasıtalarıyla  mahkemede olup bitenleri   evimizin ekranlarına , patronu oldukları gazetelerin baş köşelerine büyük puntolarla taşımalarına   kim-kimler engel oluyor bilmek gerekir..
Üzülerek belirtmeliyim ki, Türk insanı ;  bilmesi  gerekenleri  duyamıyor , göremiyor ve  küresel gücün  önümüze koyduğu hedef  şaşırtan  programlarla  maalesef oyalanıyor .
Medyanın   nasıl yozlaştığını,  emperyalistlere hizmet götüren önemli bir  Psikolojik savaş vasıtası  olduğunu   sıkça  sizlerle paylaşmaktayım bilirsiniz.
Emperyalistlerin  kontrolünde olan Medyayı  kazanamadığımız  ve  hedeflerimize giden yolda kullanamadığımız takdirde   ayakta kalabilme şansımız yoktur sevgili dostlarım..
Yaşanan 1960 ihtilalinden bu yana  medyanın  nasıl ivme kaybettiğini , iletişim zekasının  ülke aleyhine nasıl tecelli ettiğini  genç kuşaklara aktarmak şart olmuştur..
O nedenle yaşantımdan  önem verdiğim kısa  bir kesiti  özellikle genç nesillerle  paylaşmak istiyorum..
O zamanlar daha henüz 12 yaşında sokakta misket oynayan  biriydim.   Beni pek ilgilendirmeyen  bir konuyu ( ihtilal sonrası mahkeme duruşmaları)  hafızama  çakan  da,   şu  sıralar  şikayetçi olduğumuz  medyaydı. Ne oldu da  yazılı, görsel basın yayın kurumu ayarlı hale,  yazar kasalara dönüştü anlamak mümkün değil..  
1960 ihtilali ve  sonrasını   benim yaşımda olanlar  hayal meyal değil, çok iyi hatırlarlar  diye iddialı konuşuyorum. 60’lı yıllar, televizyon yok ,bilgi sayar  yok,  yok oğlu yoklar,  gizli güçlerce  itilen kakılan  ve  uzun uzadıya giden  kuyruklar ülkesiyiz.  Yasıada  da kurulan mahkemede olup bitenleri  radyoya  kilitlenerek dinlerdik.
                                                        ***
O nedenledir ki, üç dört senedir tutuklu olarak zindana kapatılan vatan evlatlarının yazdığı kitap ve mektupları bizlerle buluşturanları  en içten duygularla tebrik ve takdir ediyorum .
Şimdi  ;  84 subayın “Balyoz Çığlığı”nı tek seste toplayan ve Hadımköy Askeri Ceza Evinde yatmakta olan  Değerli silah arkadaşımız  Tuğamiral Turgay Erdağ’ın acı ve  gerçek feryatlarını  okuma zamanıdır.
Lütfen tek kelimesini bile gözden kaçırmadan hapishane  köşelerinden  televizyon kanallarımıza yansıtılması engellenen(!)  feryatları okur  ve okutur musunuz? En derin sevgi ve saygılarımla..
Fevzi MORAY la.            **********                                                -------------------------------------------------------**************************_,_.___
Tuğamiral Turgay Erdağ. :
“Merhaba,
Güzel bir güne, güneşli bir sabaha açtık gözümüzü bu sabah. Ve yine bu sabah… aramızda demir parmaklıklar olmadan göremedik güneşi… Yanımızda eşimiz, çocuklarımız olmadan uyandık güne. Ben bir yılı aşkın bir süredir Askeri Cezaevinde tutuklu Tuğamiral Turgay Erdağ.
Bir yıldır eşimi ve 12 yaşındaki oğlumu ayda bir kez görebiliyorum. Seksenli yaşlarını yaşayan anne ve babamı bu bir yılda sadece bir kez görebildim… Ve sadece bir saat. Bu bir saatlere neleri nasıl sığdırıyoruz, düşünün.
Evladınızın kokusunu içinize depolayacaksınız mesela, bir ay idare edecek sizi. Eşinize özleminizi depolayacaksınız mesela. Moral alacak, moral vereceksiniz bu bir saatte. Ayrılırken, anne ve babanızın gözyaşlarını ellerinizle sileceksiniz. Arkaları size dönük uzaklaşırken eşiniz ve çocuğunuz, kendi gözyaşlarınızı ellerinizle sileceksiniz, göstermeyeceksiniz onlara.
Her ay sevdiklerinizin sizi bir kafesin içinde bırakıp gitmelerine dayanacaksınız.
Bunun nasıl bir işkence olduğunu duyumsayabiliyor musunuz? Hele hiçbir suç işlememişseniz… 

Biz neden tutukluyuz, biliyor musunuz?
İki yıldır toplanamayan deliller nedeniyle tutukluyuz…
Delilleri karartma ihtimalimiz nedeniyle tutukluyuz. 
Hepimiz kendi irademizle koşa koşa yargı karşısına geldiğimiz halde kaçma şüphemiz olduğu için tutukluyuz…
Suçlandığımız konu, yasadaki katalog suç tanımı içinde yer alıyor diye tutukluyuz.
Bizi suçlayan delillerin sahte olduğunu 1500’den fazla maddi olgu ile kanıtlamamıza rağmen, hakkımızda kuvvetli suç şüphesi olduğu için tutukluyuz…

Bir çağrım var sizlere; bizi görmeye gelin lütfen… Kimiz biz? Dünyaya nasıl bir gözle bakarız? Neye benzeriz?

Gelin; ailemizi görün, eşimizin, çocuklarımızın gözlerine bakın. Arkadaşlarımızla tanışın. 
Özellikle bizden kuşkulanıyorsanız gelin..

Gelin; ne ile suçlandığımızı görmek için, bu suçlar için gösterilen delil denilen şeyleri görmek için gelin.

Gelin; bizi suçlayanların gözlerinin içine bakmak için, yüzlerce subayın…Kendilerine tek bir soru bile sorulmadan neden tutuklu olduğunu görmeye gelin.

Gelin; hani biz camileri bombalayacaktık ya, bunu yapacağı iddia edilen insanların, bu iddiayı nasıl rezil ettiğini görmeye gelin.

Gelin; hani biz kendi uçağımızı düşürecektik ya, bunu yapacakları iddia edilen insanların, bu iddiayı nasıl gülünç duruma getirdiklerini görmeye gelin.

Hukuk Fakültelerinin değerli dekanları, hocaları, öğrencileri, Türkiye’deki hukukçular gelin; iddianamemizi alın okulunuza, evinize götürün, inceleyin, hukuka uygun mu tartışın, iddianameyi hazırlayan savcılar hakkındaki avukatlarımızın HSYK’na suç duyurusunu alın, inceleyin, tartışın…  
Neden farklı düşünen yargıçların kısa bir sürede sistem dışına çıkarıldıklarının analizini yapın, gelin ve gerçeğin ne olduğuna kendiniz karar verin.

…  “Camileri bombalayacaklardı” manşetli gazete fotoğrafını öne çıkaran medya organlarında çalışan, gerçeği yazmakla yükümlü gazeteciler gelin, yaptığınız haberlerle ilgili bu mahkemede neler söylendi, yalan oldukları hangi belgelerle kanıtlandı, dinleyin, sorun, öğrenin.

Türkiye’yi yöneten insanlar gelin; adaleti olmayan hukukun nasıl bir zulüm yarattığını bizzat görün.

Delilden suça ve suçluya gitmesi gereken yargının önce suçlu, sonra suç ve sonra da delil bulma sırasıyla işlemesinin yarattığı zulmü ve çağ dışılığı görün… Engizisyon uygulamalarına son verin. Savunmaların da gazete ve televizyonlarda suçlamalarla aynı büyüklükte yer aldığı eşit bir dünya yaratın.

Yalnızca asker olduğumuz için haklarımızı savunmaktan korkan insanlar gelin; askerler de insandır ve insan hakları bizim içindir de aynı zamanda… Askerler de eştir, babadır; onların da duyguları, farklı siyasi görüşleri vardır, gelin… 
Silahlı Kuvvetler geçmişte hatalı uygulamalar yapmış olabilir. Sadece Silahlı Kuvvetler mi hata yaptı? Gazeteciler yapmadı mı? Siyasetçiler yapmadı mı? Bilim insanları yapmadı mı? Geçmişte hata yapan insanlar var diye bir meslek grubunun bu günkü mensuplarına düşman mı olmalıyız? Geçmişte hata yapıldıysa bunun hesabını o meslek grubunun bu günkü mensuplarından mı sormalıyız? Ya onlar da geçmişteki bu yanlışlardan zarar görmüşlerse…

Komutanlarım, silah arkadaşlarım gelin… Hukuka saygı adına hukuksuzluğa güç vermeyin. Suçsuzluğumuzu haykırın, susarak delil üreten çeteye moral vermeyin…

Güzel ülkemin iyi yürekli insanları gelin; suçsuzluğumuzu nasıl ispat etmek zorunda bırakıldığımızı görün. Siz de bir gün suçsuz olduğunuzu ispat etmek zorunda kalabilirsiniz. Gelin bunun en canlı örneğini bu günden görün.

Gelin; çocuklarımıza bırakacağımız bir dünyanın nasıl olmaması gerektiğini görün. Nefret, intikam ve rövanş duygularının bize daha fazla gözyaşı getireceğini, geleceğe de nefret, intikam ve rövanş tohumları serpeceğini görün… Çocuklarımızın…öç alma duygusundan uzak, gerçek bir hukuk devleti  ve demokraside, özgürlük içerisinde, ülkesine ve devletine güvenerek büyüyebilmeleri için, gelin.

Siz geldiğiniz, ilgi gösterdiğiniz, gerçekleri öğrendiğiniz ve bilmeyenlere anlattığınız zaman karanlıklar yok olacaktır.
Biz karanlıkların aydınlığa çıkması için yanmaya devam ediyoruz, hala…Gelin...Hadımköy Askeri Ceza Evi,
Tuğamiral Turgay Erdağ”

Çarşamba, Ocak 11, 2012

AMERİKA TSK ‘YA NEDEN SARDI?


AMERİKA TSK ‘YA NEDEN SARDI?
       
Bu güne kadar  gerek Türk Silahlı Kuvvetlerin  vatanı koruma , kollamadaki görev anlayışını  ve gerekse  bu mukaddes ocakta gururla görev yapan kuvvetin en üst kademesindeki generalinden en alt kademesindeki kahraman  Mehmetçiğine  kadar gösterdikleri  cansiperane  gayretlerini dilimin döndüğünce siz dostlarımla paylaşmaktayım.
       
Ancak  hepinizin şahit olduğu gibi  uzun zamandır ( 5-6 yıldır ağırlıklı olarak),  ülke içinden ve dışından bazı ilim adamları , yazar-çizer ve ne olduğu bilinmeyen  zat-ı muhteremler,   Türk milletinin bağrından çıkmış  ve en güvenilen kurum olan TSK’yı ve  mensuplarını yıpratmak adına akıl almaz makaleleri   kaleme almaktan  çekinmemektedirler. Bazı medya kuruluşlarının dikkatle okunan kalemlerine bu konuda gerçekleri anlatmaya çalışıyorum..Tek sıkıntım  kasıtlı olarak  elektronik posta adresi kullanmayan ve demagoji üstadı olan bu yazarlara ulaşamamaktır.. Ancak aynı kuruluşlarda görevli dost yazarlarla iyi bir teşriki mesai içersinde oluşum nedeniyle anılan zat-ı muhteremlere bir şekilde ulaştığım anlaşılıyor..
     
 Genellikle yazılanlar; askere gönderilecek vatan evlatlarına askerlik görevini yapmamaları ve  başarılarının  en büyük payını teşkil eden  askeri hiyerarşik kuralları bozmaları konusunu  öğütleyerek adeta TSK. mensuplarını yıpratmayı,  halkın  şevk ve heyecanla yapmayı beklediği mukaddes askerlik görevini gözden düşürmeyi hedeflemektedirler. Hatta  bazı hükümet yetkilileri bile görevi başındaki kahraman silahlı kuvvetler mensuplarına ve  silahlı kuvvetlerde uzun süre başarıyla görev yaparak  alın akıyla emekli olmuş değerlere kin ve nefret kusmaktadırlar..
Maalesef  Türk Silahlı Kuvvetlerinde yetkili komutanların  demokrasiyi zedelediği nedeniyle  konuşmalarının engellendiği bir Türkiye’de yaşıyoruz..

     
Yakın zamanda  Genelkurmay Başkanı Org .Yaşar  Büyükanıt ,  Demokrasilerde askerlerin  konuşmaması, fikir beyan etmemesi eleştirilerine verdiği cevap son derece anlamlıdır..
'Ben terörle mücadele eden Türk Silahlı Kuvvetleri'nin komutanıyım. Müsaade etsinler de görüşlerimi söyleyeyim. Sonra dağda bayırda terörle mücadele eden mensuplarımız bana sormazlar mı, 'Komutanım siz ne diyorsunuz' 
Dikkate değer ifadeyi siz değerli dost ve silah arkadaşlarımın  engin görüş ve takdirlerine bırakıyorum..

Baştakiler sessiz kaldıkça, vatanını seven her  kim olursa olsun konuşmalı ve gereğini yapmalıdır.
Hele ülkenin korunması ve kollanması ile ilgili yapılan mücadelede  fedakar Mehmetçikleri şehit veren  ve aynı zaman da o yürekli askerlerin sevdiklerine de hesap veren T.S.K.Komutanının öncelikli konuşmaya hakkı vardır diye değerlendirmekteyim. Zira Cumhuriyetin cefakar ve vefakar bekçileri konuşmadıkça emperyalist güçlerle, onların uşaklarının sesleri inanılmaz tarzda gür çıkmaktadır..
Ve diyorum ki,Türk ulusu ,bu duygular içinde olmayanların kirli emellerini her zaman alt etmeye muktedir olacaktır. 


      
Dostlarımdan,  güncelliği ve önemi tartışılmaz olan  bu konuda o kadar kayda değer  mesaj alıyorum ki , bu satırları naçizane kaleme almama imkan sağladıkları için de kendilerine şükranlarımı arz ediyorum.      .
Bu güç öyle bir güçtür ki, bu nedenle siz kendini bilmezlere(!)  , haz duymadığınız  Türk Silahlı Kuvvetlerinin nasıl etkin bir güç olduğunu anlatmakta yarar olacaktır sanırım..
     
    
Yeri geldiğinde çıkarları doğrultusunda ülkenin tüm nimetlerinden istifade edip , işine gelmediği zaman  yan çizen  zihniyet çirkinliklerinin yaşandığı  bu günlerde, maalesef  kahrolarak, hayretler içinde kalarak hayatı idame ettirmeye çalışıyoruz... Ancak ben , bu güzel vatanımızda, miras bırakılan  ve bütün Dünya milletlerinin iftiharla dile getirdiği  tarihi  gerçekleri ve Ata’mıza  saygı duymamız gerektiği inancını , ülkem insanı ile gönülden paylaşıyorum.. ,

     Şimdi adım adım giderek AB-D’ in neden TSK’yı yıpratmaya çalıştığını öğrenmeye çalışalım.

1- Bill Clinton Mayıs 1997’de “Yeni bir Yüzyıl için Ulusal Güvenlik Stratejisi” adı verilen belgeyi imzaladı.
Belgenin özü “ABD çıkarlarına dayanan ekonomik milliyetçiliğin”, gerekirse silah gücüyle dünyaya egemen kılınması üzerine bina edilmişti.
Aynı belgede Türkiye ve bulunduğumuz bölge ile ilgili şu cümleler yar aldı; “...iki yüz milyon varillik petrol rezerviyle Hazar Denizi bölgesi (Türkmenistan, Kazakistan, Özbekistan, Kafkasya, İran, Kuzey Irak, Doğu ve Güneydoğu Anadolu) dünyanın artan enerji talebini karşılamada önemli bir rol oynamaya adaydır... Kendi petrol kaynaklarımız tükeneceğinden bu bölgedeki kaynaklara ulaşmak, ABD’nin yaşamsal çıkarlarından biridir...”

2- Bölgedeki dinamiklerin ve ABD’nin tavrının değiştiğini düşünen Türk Genelkurmay’ı, 1997’de “Milli Askeri Strateji Konseptini (MASK)” değiştirdi ve
“aktif güvenlik politikası, bölgenin bağımsızlığı, TSK’nın modernize edilerek bağımlı olduğu noktaların tespit ve iyileştirilmesi” gibi dinamiklere farklı bakmaya başladı. Bu değişim aslında “Ortadoğu’da yerleşme” derdini yavaş ortaya döken ABD’nin ne yapmak istediğini “ilk algılayan yapı” olma özelliğinden kaynaklanıyordu.

3- MASK’ın değişmesi ABD’yi herkesten fazla rahatsız etti.
ABD, TSK’nın “bölgede barışçıl merkezli bir yapıya sıcak bakmasından ve kararların Brüksel veya Washington yerine Ankara’dan alınmasından” ciddi anlamda rahatsız olmuştu.
Ayrıca MASK’ın ABD’ye danışmadan değiştirilmesi “eleştiriliyor” ve şu ifade kullanılıyordu; “...Türkiye’nin bölgede bağımsız bir güvenlik faktörü olarak güçlenmesi ve artan askeri gücü, bölgedeki istikrarsızlığı artırmaktadır...”

4- Aynı dönemde yazılan sorgulamaya yönelik ABD makamlarının raporlarında
“Türkiye’nin 2015 yılına kadar alacağı tavrın ve ülke içindeki gelişmelerin” ABD’nin “ana çıkarlarının” bulunduğu Büyük Ortadoğu bölgesinde belirleyici olacağı belirtiliyordu...

5- Bütün bunlar olurken Türkiye 1999-2001 arasında tarihinin en büyük “finansal manipülasyonu” ile karşı karşıya kaldı. 57. Hükümet “pasifize” edilip Kemal Derviş’e teslim edilirken, koalisyon ortağı partiler siyasi dinamik içinde eridi. “Türkiye’nin değerlerinin tasfiye edilmesi süreci” başladı.

6- “TBMM’den geçmeyen tezkere” ve TSK’nın ABD’nin istekleri doğrultusunda “Büyük Ortadoğu projesine” (BOP) dahil edilememiş olması Okyanus ötesindekileri daha da kızdırdı.( BOP PROJESİNE TSK. in resti )
2004 yılının Nisan ayında BOP’u anlatan ABD Dışişleri Bakanı Colin Powel “...Irak; Türkiye, Pakistan ve diğer İslam Cumhuriyetleri gibi bir İslam Cumhuriyeti olacak...” dedi.

7- Ortadoğu ve Orta Asya’da “kendi amaçları doğrultusunda” TSK’yı “tasarrufu” altına almak isteyen sadece
ABD değildi... Avrupa Birliği (AB) de aynı amaçta birçok giriş yaptı ve maalesef kağıt üstünde bazı kazanımlar elde etti...
Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül (bu arada hatırlatalım; bazı çevrelerin Cumhurbaşkanı adayı) 2005 yılında AB Savunma Bakanları Konseyi toplantısına katıldı ve “Türkiye’nin AB muharebe guruplarında” yer almasını öngören anlaşmayı imzaladı.
Bu anlaşmaya göre; Türkiye, karar mekanizmalarında yer almayacak ama “AB’nin herhangi bir bölgedeki olaylara müdahale etmesini” sağlamak amacıyla oluşturulacak yapıya “güç” verecekti.

8- Türkiye’de “Ilımlı Din Devleti” kurmak isteyenler,
Sorosçular, rejimle “düellosu” olanlar ve Devlet düşmanı eski “bazı fraksiyon mensupları” yukarıdaki dinamiklerle eşzamanlı harekete geçti ve TSK’ya “saldırı” da yerlerini aldı.

Son söz: Bugün Türkiye’de kim “Türkiye’yi kökünden değiştirmek-bölmek-kendine uydurmak” istiyorsa karşılarında tek ciddi engel var; o da  Türk Silahlı Kuvvetleridir..



.


Cumartesi, Aralık 24, 2011

ASKER SEVGİSİNDEN KORKMAYINIZ..

 ASKER SEVGİSİNDEN KORKMAYIN-- Armağan Kuloğlu..

Türk Ordusu ile Türk Milleti arasında geleneksel ve güçlü bir bağ bulunmakta, Türk Milleti ordusunu sevmekte ve ona güvenmektedir. Ancak son yıllarda bu bağın koparılması, ona karşı olan sevginin aşındırılması ve her fırsatta onun itibarsızlaştırılması için yoğun bir psikolojik operasyon gerçekleştirilmiştir. Bunun gerekçesi olarak da, var olduğu ileri sürülen askeri vesayetin sona erdirilmesinin amaçlandığı çeşitli platformlarda dile getirilmiştir.

Durum böyle olmakla beraber bunun askeri vesayetin sonlandırılmasının yanında, bazı düşüncelerin önünde engel olarak nitelendirilen TSK’nın etkisizleştirilmesinin ve geçmişle hesaplaşmanın bir neticesi olduğuna ilişkin bir algılamanın bulunduğu da düşünülmelidir. Ayrıca uygulama sürecinde dozajın ayarlanamadığı, bunun da TSK’nın ve ona güvenen Türk Milletinin moral ve motivasyonunu etkilediği de dikkate alınmalıdır. Her ne sebeple olursa olsun hiç kimsenin, kendi silahlı kuvvetlerini rakip veya düşman olarak nitelendirmesinin mümkün olamayacağı gerçeğinden hareketle, gelişmelerin ortaya çıkarabileceği ülke aleyhindeki durumlardan kaçınılmasının ve olumsuzluk yaratacak durumların önlenmesinin uygun olacağı değerlendirilmektedir.

***
Geçen hafta TBMM’deki bütçe görüşmeleri sırasında bölücü siyaset yapan bir siyasi partinin sözcüsü, konuşması sırasında orada bulunan generallerin olduğu tarafa dönmüş ve onlara hitaben uygunsuz sözler sarf etmiştir. Esas itibariyle bu esef verici ifadeler, sadece orada bulunan generallere değil, onların nezdinde TSK’ya karşı sarf edilmiş sözlerdir. Oradaki korgeneral rütbesindeki müsteşar ve onunla birlikte olan diğer generaller, MSB bütçesinin görüşülmesi esnasında, Milli Savunma Bakanı’na müşavirlik yapmak üzere, bizzat bakanın yanında bulunmasını istediği ilgili personeldir.       

Gerçekleşen olay, TSK’dan rahatsız olan bir kesimin, yukarıda ifade etmeye çalıştığım hatalı yaklaşımların sonucunda elde ettiği cesaretle gerçekleştirdiği vahim bir durumdur. Hatalı yaklaşımların yarattığı ortamı ve generallerin bütçe görüşmeleri nedeniyle TBMM’de bulunmalarını fırsat bilen bu zihniyet, Yüce Mecliste ve Türk Milleti’nin gözü önünde TSK’ya hakaret etmiştir.

Konuşmacı, kabul edilemez bu davranış biçimini, bölücü düşüncesinin ön plana çıkması sonucunda, ortamın yarattığı fırsattan da istifade ederek ortaya koymuştur.  Kendisi gibi düşünenler bu durumdan memnundur. Ancak oturumdaki diğer üyelerin bu duruma tepki vermemesi dikkat çekicidir. Özellikle Milli Savunma Bakanı’nın, oraya getirmiş olduğu en yakın maiyetine ve onların nezdinde TSK’ya karşı sarf edilen sözlere karşılık vermemesi ve onları korumaması yadırganmıştır. Orada bulunan generallerin de bakandan, usulü çerçevesinde, bu yönde bir talepte bulunmamasına da bir anlam verilememiştir.

İktidarıyla muhalefetiyle, görüşmelerde hazır bulunan bütün milletvekilinin bu duruma sessiz kalmaları üzüntü vericidir. Bu tepkisizliğin, beklenmedik bir şekilde cereyan eden olayın yarattığı şaşkınlıktan dolayı meydana gelen bir akıl tutulmasının sonucunda mı gerçekleştiği, yoksa olayın tasvip edilmesi anlamını mı taşıdığı anlaşılamamıştır.

***
Diğer bir konu da, her yıl Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün Ankara’ya gelişi münasebetiyle düzenlenmekte olan etkinliklerden biri olan ve Harbiyelilerin de yer aldığı Garnizon Koşusu’na, Ankara Valiliği’nce, geleneksel güzergâhın tahsis edilmemesidir. Geçen sene ilk defa, trafiği aksattığı ve vatandaşı sıkıntıya soktuğu gerekçesiyle bu koşuya müsaade edilmemiştir. Bu yıl da aynı gerekçeyle izin verilmeyeceği basında çıkmıştır. Geçen sene Valiliğin, halkın talep etmesi halinde konunun yeniden değerlendirilebileceğine ilişkin beyanı da yine basında yer almıştır.

Trafik çok çeşitli gerekçelerle sıkıntıya sokulurken, böyle geleneksellik kazanmış etkinliklere müsaade edilmemesi, uygun bir yaklaşım olarak algılanmamaktadır. Halkın askeri ve Harbiyeliyi gördüğü zaman onu alkışlamasından, ona sevgi göstermesinden çekinilmemelidir. Aksine bundan gurur duyulmalıdır. Milletin ordusuyla övünmesine, sevgisini tazelemesine vesile olan böyle olaylar, başka gerekçelerle önlenmemelidir. Bir vatandaş olarak zaman varken bunun bir kere daha değerlendirilmesini ve bu gururun yaşanmasına imkân tanınmasını dilerim.

***
Geçtiğimiz günlerde 1920’de kurulan ve o yıldan beri meclis dış güvenliği görevini yürüten TBMM Muhafız Taburu da meclisten ayrılmıştır. Meclisin önünden geçerken dikkatimizi çeken, Dolmabahçe ve Anıtkabirde de görev ifa eden Mehmetçiğin, o asil duruşundan memnun olanlar ve gurur duyanlar olduğu gibi, ondan rahatsız olanlar veya böyle bir uygulamayı gereksiz görenler de olabilir. Yeni uygulamayı çok beğenenler de bulanabilir. Bunu kamuoyunun takdirine bırakıyorum. Ancak asker sevgisinden korkulmamasını, ülkemizin güvenliği sağlayan bu kuruma sevgi ve muhabbetle yaklaşılmasını ve milli değerlere karşı duyarlı olunmasını temenni ediyorum.

24 Aralık 2011

Perşembe, Aralık 08, 2011

(….) YENİ YIL YAKLAŞIRKEN TÜRKİYE. F.MORAY

(….) YENİ YIL YAKLAŞIRKEN  TÜRKİYE. F.MORAY                
Sevgili dostlarım ve kahraman silah arkadaşlarım, maalesef  bu yılda   sıkıntıların  ve acıların yüreklere kazındığı , ümitlerin  kırıldığı   bir yıl oldu.  Gücümüzü hiç kimsenin  kıramayacağı, mücadelemize kimsenin  engel  olamayacağı  günleri arar hale geldik. 
Terör  gündemden hiç  düşmedi  ve  artarak devam ediyor.  Eli kanlı vatansız  caniler,   pervasızca  eylemlerini artırdılar. Kuzu postuna bürünmüş  içimizdeki   kurtlar(!) emperyalistlerden  aldıkları güvenceyle masum insanımızın  canını   acımasızca  alıyorlar.  Terörizmin  kanlı sayfalarına bir yenisini  vahşice kazımaya da korkusuzca devam ediyorlar.   
Demokrasinin  güvencesi olan  Adalet , bu yılda çok ağır yara aldı ve  kan kaybediyor. Örnek  olarak,  aşağıdaki  değerlerin (kahramanlar, vatanseverler ,  Ülkesine ve Türk insanına gönül verenler)   hapiste  iken kaleme aldıkları içimizi acıtan  kitapları verilebilir.
Mustafa Balbay :  ( Zulümdar,  Zulümname, Zulümhane )  
Tuncay Özkan :  ( Zorbalığın Pençesinde, Hapishanede yatacaklara öğütler)
Kahraman Emekli Gazi Üsteğmen ,  aynı zamanda Avukat olan  Serdar Öztürk :  ( AKP ve Gülen’i Kurtarma Planı) 
 E. Albay H.Atilla Uğur :   ( Abdullah Öcalan’ı nasıl sorguladım.)
                                                      ****
Gazi Üsteğmen Serdar Öztürk’ün  , Mustafa Balbay’ın  ve Tuncay Özkan’ın “adaletin bu mu ey Türk yargısı  ?” dedirtecek  örneklerle dolu olan  kitaplarını öncelikle okumanızı öneririm.
Hele  suçunu bilmeden dört yıldır  tutuklu olan Tuncay Özkan’ın  “Hapishanede yatacaklara öğütler” adlı kitabı ,  suçu sabit olup ömür boyu hapse mahkum  edilen   Robert  Stroud’ın (Alkatraz Kuşçusu)  çektiklerine  ve  hapishane icraatlarına  taş çıkartacak niteliktedir.  Öncelikle  okunmalıdır derim.  Zira   bu kitap ,  suçlu, suçsuz hapsedilecekler  için   mükemmel  öğütlerle doludur.
Yine   içimizi karartan ,  ümidimizi  kıran hazin gerçeklere  dönecek olursak , bu  yıl;  elini kolunu sallayarak  başları dik,  mağrur şekilde dışarıda gezmesi  gereken  masum insanların içeriye atılmaya devam edildiği   bir yıl oldu.  Hapsolması  gereken  caniler ise  birilerinin (!)  desteğiyle dışarıda fink atmaya  devam ettiler!.
Kısacası ,  yasalar ;  adalet  kurumu  ve  insani duygular  hiçe sayılarak  uygulandı..
                                                                          ***
 Emniyet örgütümüz; tarihinde görülmedik  kadar iktidar tarafından zapt-u rapta alındı. Vatanını   seven ve Türk askerini  gönülden destekleyen  Emniyet  Örgütü  Mensupları  ise, mesleklerinden uzaklaştırıldı. , Direnenler ve gerçekleri kaleme alanlar ise hapse atıldı.  Bu aralar   İktidarın  emrinde  ve    Okyanus ötesinin yakın markajında olan  Polisin ,   her geçen  gün artırılan  mevcudunu (!)   önemle ve kuşkuyla dikkatinize sunmak isterim.
                                                                           ***
Yine hepimizin gözünün  önünde,  medar-ı iftiharımız olan Türk Silahlı Kuvvetlerimiz  “Düşman”  ilan edilerek ,  içler acıtan ,  alışık olmadık   uygulamalara  maruz  bırakıldı.
Asli görevleri  göz ardı edilen ve  ağır silahlarla donatılan  emniyet örgütümüz , kahraman askerimizin  asli görevlerine soyunduruldu.  Hayret ve esef vericidir. 
Polis  Örgütünün ,  acemisi olduğu   muharebe görevlerine  yönlendirilmesinin  son derece manidar ve  bir o kadar da tehlikelerle dolu olduğunu  Türk Milletinin  engin görüşlerine sunarım.. 
Acaba! Kahraman  Türk askerinin ,  kendisine verilecek görevleri yapamayacağı düşünülerek mi Türk polisi  güçlü ,  nüfuslu  ve  ehliyetli (!) kılınıyor? İnsan bu işin altında başka hesaplar olmasın diye düşünmeden edemiyor!
Bir ülkenin Emniyeti, Adaleti, Eğitim Ordusu iktidarın esiri edilmişse  o  ülkelerin demokratik, Laik ve sosyal hukuk devleti olması  ve KALKINMASI mümkün müdür?

 Dostlar maalesef  her geçen gün  Demokratik ve laik Türkiye Cumhuriyetinin  yok edilmeye çalışıldığı  talihsiz bir dönemden geçiyoruz.  Malumunuz ,  yurt içinde asli görevleri ; halkın huzur ve güvenliğini  sağlamak olan   Emniyet  ve Jandarma teşkilatımız   İçişleri Bakanlığına bağlıdır.  Kendimize sormamız gereken soru şudur? 
Polis örgütümüz,  görevi yapamaz seviyede olduğu için mi   sürekli takviye ediliyor?..
Uzun yıllar sıkıyönetim dönemlerinde Polislerle çalışan bir asker olarak  Donanımlı , Eğitim seviyesi mükemmel ( 200000 mevcutlu tüm personel yüksek eğitim , öğretim düzeyinde) Emniyet örgütümüzün   başarısızlığının tek sebebi nedir dersiniz.
Bana göre  asli görevlerini yapamaz hale gelişinin tek nedeni  , Siyasi İktidarın esiri durumuna sokulmasıdır.
Üzerine basa basa belirttiğim  bu tespitimin altında  tecrübenin yattığını  lütfen biliniz sevgili dostlarım. 
 Son genelkurmay açıklamasına göre bu gün TSK ‘da bulunan personel mevcudu  720000’dir.  Bunun %20’si komuta kademesidir, kalan %80’i ise Mehmetçiktir. Bu %80’in okuma ve kültür seviyesindeki çarpıklık  irdelendiğinde    inanınız akıl tutulması yaşarsınız. Askere alınanların  okuma düzeyi (!) , esrarkeş, hırsız, vasıfsız, katil, ırz düşmanı vb. nitelikte oluşu askere alınmasında engel teşkil etmez.
Hazin tabloyu  bilmem anlatabildim mi?....
Bu haliyle bile dünyanın en etkin silahlı gücü olduğuna göre bu başarısının altında Komuta Kademesinin;  İKTİDARLARIN ESİRİ  olmaması  ve   akılcı, bilinçli ve  özveriyle çalışması yatar…
Başka mukayeseye gerek var mıdır?...
Hal böyleyken eğitim düzeyi  son derece  yüksek  olan  Polis Teşkilatının güçlü kılınmasının altında ,  Türk askeri ile polis teşkilatının    karşı karşıya getirilmesi hedeflenmesin sakın!...
Askerimizi tenkit eden ve   görevlerini hatırlatmaya çalışanlar , önce , ayakta kalmayı başarmış tek kalemiz olan Silahlı Kuvvetlerimizin dünya ile savaş verdiğini akıllarından çıkarmasınlar.
Ben, 2012  ve sonrasının  Türkiye’nin ve onun bağrından çıkan Türk askerinin lehine sonuçlanacağına inanıyorum. Allah’ın  ben ve benim gibi düşünenleri mahcup etmeyeceğine yürekten inanıyorum..
Son olarak bir hususu belirtmek istiyorum..  
Sözün bittiği yerdeyiz dostlarım.  Artık az yazıp çok mücadele verme zamanıdır…
Önümüzdeki yıllar umutlarımızın, hayallerimizin  gerçekleşeceği yıllar olsun.
Sevgiyle ve esen kalınız..02 Aralık 2011 İZMİR….
 Fevzi MORAY
 E.P.KD.ALBAY