Çarşamba, Şubat 25, 2015




                               
 ERMENİ MESELESİ TEZİM  Fevzi MORAY
     
Değerli dost ve Silah arkadaşlarım,   Fransız Ulusal Meclisi  “Ermeni soykırımı inkarına ceza” getiren  yasa tasarısını  bu gün,  yani 22 Aralık 2011 tarihinde görüşecek  ve  büyük bir olasılıkla da yasa kabul edilecektir. Hal böyle olunca zamanında  canlı tutmaya çalıştığım  Ermeni Meselesini  siz sevgili dostlarıma tekrar hatırlatmayı önemli bir görev addediyorum..   

Ermeni Meselesi tezim;  gerçeği yansıtan doküman ve  kitaplardan yaptığım alıntılar ve  yaşam boyunca elde ettiğim  tecrübeler ışığında sizlere sunulmuştur. Dikkate alacağınıza inancım tamdır..
    
1915 olaylarını ‘soykırım’ diye niteleyen tasarı  hatırlarsanız 10 Ekim 2007 tarihinde  Amerikan temsilciler meclisi  Dış ilişkiler Komitesinde görüşülüp, 21 ret oyuna karşı 27 evet oyuyla komiteden geçti.. Haklılığımızı ispat etmekte gösterdiğimiz basiretsizlik nedeniyle    maalesef anılan gün Türk milletinin üzerine kara bir leke olarak geçti... 
    
 Yıl 1917  1. Dünya savaşında ordumuz doğu cephesinde Ruslara karşı savaşırken Bolşevik ihtilali ( komünist parti iktidarı)  gerçekleşiyor.

Şevket Süreyya Aydemir (1897-1975) Türk yazar,( İktisatçı....Moskova üniversitesinden mezun oldu. İstiklal mahkemelerinde yargılandı . 10 yıl hapis kararı verildi. Aftan yararlanıp hapisten çıktı.)  Yaşamı boyunca Türk tarihiyle ilgili çok  önemli kitaplar yazmış, konu ile ilgili olarak , “Suyu arayan adam” adlı kitabı ile de  Ermeni sorununu tarafsız gözle işleyerek , dünya insanlığının ufkunu açmış , insanlıktan çıkmadan da  ( Emperyalist)  mutlu ve huzurlu  yaşanabileceğinin  yollarını aydınlatmaya çalışmıştır.

      
Yazar Aydemir’in olaya açıklık getiren  tespitlerine  bakalım:

Osmanlı döneminde bütün Hıristiyan azınlıklar gibi Ermenilerde  rahat bir hayat yaşıyorlar. Bilhassa sanatı, ticareti ellerinde tutuyor, Türk ordusuna asker vermiyor, memleketin zengin ve imtiyazlı (ayrıcalıklı)bir tabakasını teşkil ediyorlar...Bağların, bahçelerin en verimlileri, İç ve dış ticaret onların elinde...Yarı aydın Ermeni liderleri ve TAŞNAK  komiteleri(Ermeni ihtilal komitesi) bu şartlar altında vatana ihanet ederek ( Osmanlı imparatorluğuna) Ermenileri  istiklale teşvik ediyor.. Çünkü TAŞNAK komiteleri Ermeni ordusuna hakim ve .bu komite mensupları, Erzurum yolu üzerinde ki  Ermeni  köyünde, Türkleri kadın erkek, çoluk çocuk gözetmeden  öldürüyor , bununla da yetinmeyerek öldürülenlerin vücutları  parçalanarak, kollar , bacaklar , kafalar kasap dükkanlarında ki etler gibi, duvarlara çivilerle asılarak teşhir ediliyor..

Vahşete örnek mi aranıyor. İşte size en acımasız örnek. 

Yakın tarihte - 22 Şubat 1992'de  Ermenilerin HOCALI  katliamı  az sonra... 

Tespitlerine devamla,  o dönemde birde Osmanlı köy, kasaba ve şehirlerdeki duruma göz atmanın yararı vardır..,

1912 de Balkan savaşı, 1914-1918 1. Dünya harbi ve aynı dönemde Çanakkale savaşları. Yalnız Çanakkale’deki  savaşta  120.000 şehidimiz o mukaddes topraklarımızda  yatmaktadır. Ayrıca emperyalist güçlerin (İngiliz- Fransız) verdiği zayiat ,  kendi menfaatleri adına insan deposu olarak kullandığı Avustralyalısından- Yeni Zelandalısına , Hintlisinden, Nepallisine , Hint- Arya menşeli  Gürkanlısından(Gurka = Hindistan’daki  eski İngiliz ordusunun en seçkin askerleri) Zencisine kadar  250.000 kişiye ulaşmaktadır. Hal böyle olunca muharebelerde başarıya ulaşabilmek  adına  köy ve kasabalarımızda 15-16 yaşındaki çocuklarımızın  dahi askere alınması kararlaştırılmıştı .Boşaltılan yerlerde yalnız yaşlı insanlarla, ufak bebeler bulunmaktaydı. Böylesine karmaşık ortamda Ruslarla iş birliği halinde olan Ermenilerce buralara baskınlar yapılarak masum insanlarımız haince katledilmiştir

    
 Jenosit=Soykırımın ne olduğunu açıklığa kavuşturmak gerekirse ; ülkelerin önemli ve geçerli sebeplerle verdikleri mücadeleler kesinlikle katliam olarak adlandırılamaz.. Olsa olsa   bunun adı savaş olur.

Harp tutanaklarına  göre katliam olabilmesi için  masum, eli kolu bağlı, mücadele imkanı olmayanları  topluca  katletmek  gerekmektedir. Bu anlatılan gerçeklerden de  soykırımı kimin  uyguladığını  belirlemenin  o kadar zor olmayacağı  kanısındayım..
     
      
Yakın tarihimizden bazı örnekler vererek konuya açıklık getirmemizin uygun düşeceğini değerlendiriyorum.

     
Ermeniler:1. Dünya harbinde Osmanlıları, 1935 de ise Bükreş’te Yahudi’leri
İngilizler: İrlanda halkını açlığa mahkum ederek,.
İtalyanlar: Etiyopya’da zehirli gaz kullanarak 100.000’lerce  insanı,
Ruslar:1932-1935 de  Ukrayna’yı açlığa mahkum ederek,.
Sırplar:1992-1995 yıllarında  250.000 Boşnaklı masum insanı ,
Fransızlar: Cezayir’de bulunan ve sömürülen çoğu Müslüman’ı katletmiştir

 Dünya devi olma mücadelesinde ,  arkasına bakma  zahmeti  bile göstermeden
( arkasına  baksa belki yaptığı vahşeti görüp biraz insafa gelir)  her geçen gün  tüyler ürpertici insanlık suçlarını  işlemeye  hız veren ABD, cephesine   göz attığımızda  korkunç bir tabloyla karşılaştığımız görülür... Acaba insanlığı ( özellikle Müslümanlığı)  yok etmek adına ne gibi katliamlara imza atmış ve atmaya amansızca  devam etmektedir?
     
       
ABD. cephesi:
1945 de Japonya’nın Hiroşima - Nagasaki  bölgelerine kullandığı kitle imha silahıyla (atom bombası) 350.000 nüfuslu her iki şehirden 80.000+40.000 =120.000  masum insanın ölümüne ve iki şehirde % 98 ‘e varan  tahribata neden olmuştur.

Bundan daha güzel ifade edilebilen  soykırım örneği olabilir mi?

Yine ABD’nin yakın tarihimizde gerçekleştirdiği  acımasız müdahaleler , ( kızıl derililerin katli, Afganistan müdahalesi, körfez harekatları ), sinsi planla İran ve Irak’ın yıllarca       savaşıyla  Müslümanların katli, son Irak müdahalesi ve 100.000'leri aşan   masum insanların   yok edilmesi vb.

Sözde  katliam ve Ermeni sorunu ile ilgili  gerçekleri, o günleri yaşayanların ağzından,  dinlemek istersiniz diye düşünerek  yaşanmış olayları dile getirmeyi  görev addediyorum..

Bakın değerli yazar Şevket Süreyya Aydemir  o günleri yaşayan biri olarak nasıl anlatıyor:

Nedir Ermenilerin iddiası?:
Osmanlı,1915 yılında Rusya ile yapılan savaşta ordusunu arkasından  vurduğu için 2 milyon Ermeni’yi yaşadığı Osmanlı topraklarından sürüp atıyor..Tehcire (zorunlu göç) zorladığı  Ermeni’leri çoluk çocuk demeden kesiyor.. 1,5 milyon  Ermeni’yi kesen  Osmanlı’nın yaptığı katliamdır.

Bu nedenle Türk’ler suçlarını kabul edip Ermeni’lerden özür dilemelidir..Daha da ileri giderek  önce tazminat , daha sonra da  büyük Ermenistan hayalleri ile  toprak talebinde bulunmaktır.. İki neden araştırıldığında  dört T” isteği ortaya çıkmaktadır..
T-Ermeni iddialarının tanıtılması
T-Türkiye tarafından tanınması
T-Türkiye’den tazminat talebi
T-Batı Ermenistan olarak adlandırılan  toprakların alınması
       
      
 Ermenistan, büyük Ermenistan (Kars-Ardahan-Erzurum-Bitlis- Van- Siirt-Elazığ- Sivas) hayaline ulaşmak için,  seçimlerin yaklaştığı Avrupa ülkeleri ve  ABD’de ,  etkin Ermeni lobilerinin baskısıyla  tarihi bilinçli olarak saptırmayı planlıyor..

Bakın sayın Aydemir işin aslını nasıl açıklıyor:

      
“Alman Korgeneral Bronsart  Schellendorf, Türk Kuvvetlerinin  baş komutanıdır.  Sadrazam (Başbakan)  Talat paşa ise yakın dostudur. Birinci Dünya harbinde  Osmanlı ordusuyla , İngiliz ve Fransız ordularına  karşı,  doğu ve güney doğu Anadolu bölgelerinde ise Rus ordularına karşı savaşıyor. Tabii olarak savaşın cereyan ettiği bölgelerde Ermeni’ler yaşıyor. İlerleyen Rus ordusuna çeşitli bölgelerde Ermeni’ler  destek veriyor, daha da ileri giderek bağlı oldukları Osmanlı ordusunu arkadan hançerliyor. O arada Van –Bitlis-Maraş ve Adana’da Ermeni isyanları başlıyor.

Türk , Kürt köyleri basılıyor. Korkunç katliamlar Ermenilerce gerçekleştiriliyor. 

Ayaklanmalarda maddi destek Ruslardan geliyor. Eli silah tutan 15-16 yaşındaki gençler askere alındığı için köy, kasaba ve şehirlerde bulunan bir yığın masum ve güçsüz Türk insanı , fırsat kollayan Ermenilerce acımasızca katlediliyor.

       
Hızını alamayan Ermeni’ler daha sonraları ülkenin seçkin ve yetkin kişilerini katlederek hedeflerine ulaşma gayreti içine giriyor..15 Mart 1921 de Almanya’da bulunan Talat paşa  NEMESİS örgütüne (ASALA’ dan   önce Ermeni TAŞNAK  partisine bağlı  bir alt örgüt olarak  1920’lerde , adını her nedense Yunan mitolojisindeki “Adalet ve İntikam Tanrıçası”ndan  alan ilk gizli Ermeni terör örgütü) bağlı yaşlı bir militan olan Tehliryan  tarafından şehit ediliyor. Daha sonra aynı örgütçe 05 Aralık 1921de Roma’da hariciye nazırı Sait Halim paşa şehit  ediliyor...Gelişen bütün olayları bilen Alman Korgeneral B.Schellendorf  , 1916 da bildiği bütün gerçekleri,  baskılar nedeniyle  ancak Temmuz 1921 de  açıklaya bilmiştir.. Bütün bu olaylara paralel olarak Ermeni ayaklanmaları devam ediyor..

Talat paşa  kendi ordusunu arkadan vuran Ermeni’leri  haklı olarak Kuzey Mezopotamya dediğimiz  Dicle ve Fırat’ın  birleştiği yer olan Suriye- Irak bölgesine  nakledilmesi (Tehcir) kararını veriyor. 

Kesinlikle öldürme ve kötü davranma emrini vermiyor.. Talat paşa verdiği kararla  Ermeni’ler tarafından  düşman ilan edilerek  1921  yılında  yukarıda bahsedildiği şekilde şehit edilmiştir. Göç sırasında Ermeni’ler  Mezopotamya’ya  gidebilmek için Türklerin yaşadığı bölgelerden geçmeleri gerekiyordu..
Müslümanlara karşı zulüm yapan Ermeni’ler  bu bölgelerden geçerken  öç almak üzere  burada bulunan Kürt’lerin  baskılarıyla  savaş kuralı gereği öldürülmüştür.  Geri kalanlar ise hastalık, açlık ve soygun gibi   doğal nedenlerle ölmüştür.

       
Yine tarihe şahit olan bir başka değerli ismin görüş ve tespitlerine göz atalım.. Emekli Büyük Elçi  Kamuran Görün ( anılan konularda yıllarca araştırmalar yapmış,kafa yormuş, elde ettiği bilgileri kitap haline getirmiş  değerli diplomat)  1,5 milyon Ermeni’nin   sözde katledildiği yalanını  nasıl boşa çıkarıyor:

    
1912 yılı sayım sonuçları şöyleydi. Osmanlı  İmparatorluğu hududunda 1300.000 Ermeni yaşıyor. Bu rakam İngiliz kaynaklarınca da doğrulanıyor. Göçe tabii nüfus ise,702.000 kişi..
1,5 milyon Ermeni’nin ölümü ise saçma ve yanıltıcıdır..702000 kişiden 500.000 i sağlıklı olarak Suriye ve Filistin’e ulaşıyor.. Bu rakamı İngiliz-Rus ve Fransa ‘da harp ceride kaynakları doğruluyor.. Savaştan sonra eksilen nüfus 200 000 dolaylarında. Bunun ne kadarı hastalıktan  ne kadarı normal ölümle sonuçlandığı bilinemiyor..

 Diplomat Kamuran Görün yaptığı  araştırmalar sonucunda  İmparatorluk toprakları içerisinde  yaşayan Türk nüfusunda da  önemli azalmalar olduğunu saptıyor. Türk cephesinde 2,5 milyon eksilme var. Bu rakamın 550 000 kişisi savaşta cephelerde şehit düşmüş. Zikredilen rakamlarda  yerli- yabancı tarafsız araştırmacılar birleşiyor..

          
Birazda  Amerikalı  tarihçi Justin Mc Corthy’nin   Ermeni soy kırımı hakkında  tespitlerine göz atalım:

          
1887 ve 1922  yıllarında Anadolu’daki Müslümanların  nüfusu üzerinde araştırma yaptım. Anadolu’da Rum ve Ermeni  nüfus oranını araştırdım. O sırada Ermenilere .yapılan soy kırıma inanmıştım. Ancak çalışmalarım ilerledikçe  Anadolu’da Ermeni’lerden fazla Türk’lerin öldürüldüğünü fark ettim. Soy kırım hakkında  bilinçli olarak yanlış adres üzerinde oyunlar oynandığını  tespit ettim.. Bunun üzerine  yoğun araştırmalarıma devamla ,Anadolu da 3 milyon Türk’ün şehit edildiğini,600 000 civarında da Ermeni’nin öldüğünü tespit ettim. 

Bu insanların büyük bir çoğunluğu Rus ve Ermeni’lerce katledilmişti. Osmanlı hükümeti İstanbul- İzmir ve Edirne’deki Ermeni’lere  saldırmadığı gibi rahatsız edici hiçbir eylemde dahi bulunmadı..

        
Doğudaki Ermeniler Suriye’ye göçe zorlandı. Ermeni tarihçiler bile bu tespiti doğruluyor.. Oysa her şey Osmanlı kontrolündeydi. İstenseydi aciz durumda olan Ermeni’lerin hepsini yok edebilirlerdi. Daha da önemlisi  göçe zorlanan Ermeni’lerin ,  insanlık adına Celal paşa tarafından  iaşe edildiğinin tespitidir. Anılan tarihçi gerçekleri açıklamaya devamla:

“ İngiltere’de görevli olduğum 1919-1939 yılları arasında  Anadolu’daki konsolosluk kayıtlarını içeren  İngiliz belgelerinin kayıp olduğunu fark ettim. Bunlar dış işleri bakanlığından  arşive bilinçli olarak ulaştırılmamıştı. Yani kasıtlı olarak yok edilmişlerdi. Belgelerde İngiliz hükümetini rahatsız eden bir şey vardı muhakkak. İnsanın aklına her şey geliyor..

Belki  Mustafa Kemal’i  ortadan kaldıracak planları bile vardı.

Mesela Rus’ların elinde  Ermeni patrikhanesinin belgeleri var!!
“Şimdi bunları  kamu oyuna açıklayacakları söyleniyor! Bu  iyi bir gelişmedir” ifadesi tarihe ve geleceğe  ışık tutabilir. Aynı zamanda Ermeni olaylarını incelerken Taşnak arşivlerinin son derece önem taşıdığı izlenimini edindim. Taşnak’lar  Osmanlı himayesinden çıkarak Avrupa’nın desteği ile  bağımsız Ermenistan’ı kurmak istiyordu.. Ermeni devrimci güçlerinin  katliama giriştiği  yolundaki belgelerin  Taşnaklarca yakıldığı bilinmektedir.
       
Bakın  Amerikalı tarihçi J.Mc.Corthy,   ülkemizi savunması beklenen Türk tarihçi Halil Berkay ve Taner Akçam hakkında nasıl görüş bildiriyor:

         
“Bu yazarlar olayı tek taraflı olarak değerlendiriyor ve soykırımı savunuyorlar. Ben bu tarihçileri mantıksız buluyorum. Çünkü soykırım da ,masum ve karşı koyamayacak yapıda tüm insanlığı katletmeniz  amaçlanır..Burada böyle bir davranışa şahit olunmamıştır.”

     
Ermeni kıyımı iddiaları bağlamında Ermenistan'ın ilk Başbakanı Ovanes Kaçaznuni'nin 1923 yılında Bükreş'te yapılan Ermeni meselesiyle ilgili Taşnak Partisi toplantısında sunduğu  kendi  ve önemli bakanların imzasını taşıyan bir raporla bakın olaya nasıl açıklık getiriyor:

"Türklere savaşı biz açtık.1914 sonbaharında, Türkiye henüz savaşan taraflardan birine katılmadığı dönemde, Güney Kafkasya'da büyük gürültü içinde ve enerjik biçimde Ermeni gönüllü birlikleri oluşturulmaya başlandı. Türklere karşı ayaklandık. Barışı sabote etmek için savaştık bile. Artık hepimiz Türklerin düşmanı olan İtilaf devletlerinin kampındaydık.
Aklımız dumanlanmıştı
Türklerle savaştık. Öldük ve öldürdük. Artık, Türklere ne gibi bir güven telkin edebiliriz ki? Aklımız dumanlanmıştı Askeri operasyonlara katıldık. Kandırıldık ve Rusya'ya bağlandık. Tehcir doğruydu ve gerekliydi. Gerçekleri göremedik, olayların sebebi biziz.Türklere karşı ayaklandık ve savaştık
Türklerin milli mücadelesi haklıydı. Barışı reddetmemiz ve silahlanmamız büyük bir hataydı. Türklere karşı ayaklandık ve savaştık. Sevr Antlaşması gözümüzü kör etmişti. İsyanımızın temelinde İtilaf devletlerinin bize vaat ettiği büyük Ermenistan hayali vardı. Ama biz hiçbir zaman devlet olamadık. Türkiye Ermenistan'ı diye bir devletin hayalden öte olmadığı gerçeğini göremedik.
Türkler doğru yaptı
Türkler doğru yaptı 1915 yaz ve sonbahar döneminde Türkiye Ermenileri zorunlu bir tehcire tâbi tutuldu. Türkler ne yaptıklarını biliyorlardı ve bugün pişmanlık duymalarını gerektirecek bir husus bulunmamaktadır.
Barışı sabote ettik
Kaderden şikâyet etmek ve felaketlerimizin sebeplerini kendi dışımızda aramak acıklı bir durumdur. Bu bizim (hastalıklı) milli psikolojimizin karakteristik bir özelliğidir ve Taşnaksutyun Partisi de bundan kaçamamıştır.
Osmanlı'dan, Akdeniz'e uzanan bir Ermenistan talep ettik. Derhal gönüllü birlikleri oluşturduk, Türklere karşı ayaklandık ve savaştık. İsyanımızın temelinde İtilaf devletlerinin bize vaat ettiği Ermenistan hayali vardı, gerçeği göremedik"                          




      
Ermeni fanatiklerin , iki milletin dostluğunu dinamitlemek için neler yaptığına o kadar örnek vardır ki, kitaplar dolar taşar. Hem de yabancı kişilerin  ağzından!!!! Uluslar arası platformda  Türkiye’yi karalamak adına  katliam kararları çıkartıyorlar, abideler dikip filmler çevirtiyorlar. Amaç; Türk ve Ermeni’leri birbirine düşman etmek..
   
 Kafaları melanetten başka hiçbir işe işlemeyen  zalim ruhlu  Ermeni Diasporasının   kötü emellerini boşa çıkartacak “Ermenia-GreatDeseption/Ermeni hilesi” adlı  kitabın yazarı  Arkansas  eyaletinde yaşayan Sam Weems adlı  emekli bir savcının  kitabında  kaleme aldıklarına bir göz atalım:

“ Bendeniz koyu bir Hıristiyan olarak Ermeni belgelerini incelerken,  Ermeni’lerin Türk’leri karalamak adına  olmadık yalanlar ileri sürdüklerine , bunu yaparken de Din kimliğini ileri  sürdüklerine şahit oldum. 

Kitabımı yazabilmek için Washington,Paris,Londra, Moskova ve  İstanbul’daki arşivleri inceledim. Ancak Ermenistan’da arşiv araştırması yapmama izin vermediler.  Beni Boston’daki  Ermeni Federasyonu’nun  arşivlerine bile sokmadılar .

Hoş görüden yoksun Ermeni’lerin  Türkiye’de  çok sayıda kilisesinin bulunduğunu , buna karşın  Ermenistan’daki  camilerin  bu gün ayakta kalmadığını tespit ettim. 

Osmanlı Anadolu’sunda görevli  Amerikalı ve İngiliz devlet memurlarıyla , askeri yetkililerin tuttuğu  raporlara dayanarak  yaptığım  nüfus hesaplamalarıyla  soykırımın mümkün olmayacağını da  anladım.

      
Ermeni’lerin konu üzerindeki  amansız saptırmaları  karşısında ’Ermeni propagandacılarına mı ,yoksa  kendi Amerikalılarımıza mı  inanalım’  açıkçası şaşırdım..

Amerikan  kongresi  kayıtlarını araştırınca  saldırgan, kavgacı, işkenceci, hırsız, yalancı  ve dilenci Ermenistan’a ,  Amerikan vergi yükümlülerince 10 yıl içinde  1,5 milyar dolar  yardım yapıldığını tespit ettiğimde  isyan ettim..

Sahtekar Ermeniler hiç sıkılmadan  bizim verdiğimiz vergileri ,Washington’da  soykırım müzesi yapmak için  bina alımına harcıyorlar. Bu Hıristiyanlık adına  utanç verici  bir durumdur.Eğer bir soykırım müzesi kurulacaksa  sergileyecekleri arasında  Türk’lerde olmalıdır. Yoksa kurdukları müze  ırkçı nefret müzesi olmaktan  öte bir anlam taşımaz”

      
 SONUÇ OLARAK;

Dikkat edilirse  yurt dışında  sürekli olarak Türk’ler tarafından  katledilen Ermeni hikayeleri  dile getiriliyor. Atatürk bile zamanında , Balkan ve İstiklal savaşından  başarı ile çıkılmasına rağmen  “çatışmalarla yola devam edilemeyeceğini , nefret ve kötü anılarla  bir yere varılamayacağını” söyleyerek,  ülkeleri barışa  hizmet etmeleri adına çaba göstermeye çağırıyordu... Ancak tarihini bilmeyen ve Emperyalist güçlerce eğitimde başarısızlık adına uygulanan baskılar nedeniyle,  çok çabuk unutan bir millet olduğumuz için, Ulu Önder Atatürk’ün gönlünden geçen ve gerçekleştirmek adına büyük mücadeleler verdiği “Yurtta Sulh Cihanda Sulh” ilkesinin  1950-60-70li yıllarda söylemde bırakıldığı, ilke doğrultusunda yeterli eylem planı yapılmadığı ve bu nedenle de Dünya’da kapısı sürekli çalınan , üzerinde her türlü oyunların oynandığı bir Türkiye yaratılmıştır..

      
 İnsanlığın teşekkülünden bu yana zamanın çok  büyük bir bölümünün   savaşlarla geçtiği dikkate alınırsa , Ben,  Atatürk’ün “Yurtta Sulh Cihanda Sulh” ilkesinden; barış ortamı yaratabilecek bir ülkenin daha hazar zamanında  bütün Milli Güç Unsurlarıyla birlikte savaşa hazırlanması gerektiğini anlamaktayım. Müteyakkız olunduğu takdirde  muasır medeniyetler  seviyesine ulaşma imkanı da yaratılabilir diye değerlendirmekteyim. Ulu Önderimiz Mustafa Kemal Atatürk’ün işaret ettiği gibi düşünmeyen  ülkelerin kapılarının ilk fırsatta zorlanacağı   ve daha da ileri gidilerek tarihten silinme ile karşı karşıya kalacağını değerlendiriyorum..
       
Zayıf ve başarısız  konumdaki Ermenistan’ın,  ABD. ve  Avrupa ülkelerinde  yerleşmiş, yetkin ve sözü geçen kişilerle yaptığı   güçlü Ermeni lobi faaliyetleri  sayesinde   aradan yıllar geçmesine rağmen maalesef masa başında savaşı kazanacağı endişesini de  dile getirmeliyim.


Bütün gerçek beyanatlardan  da  anlaşıldığı gibi, artık yaşanmış   tarihi bilmekle kalmayıp, Dünya’da  (İngiliz, Rus,Alman Fransa vb.) yaşamakta olan ve  ebediyete intikal etmiş değerli  tarihçi, Devlet ve    bilim adamlarının  kaleme aldığı kitap ve dokümanlardan istifade ederek, Dünya insanını , bir çatı altında toplayıp ,gerçek taşların eteklerden dökülmesinin amansız takipçisi olmalıyız, diye     değerlendirmekteyim.

Bu arada ABD'den gelen ŞOK RAPOR'a  bir göz atalım..

ABD'DEN ŞOK RAPOR
Monday, 22 June 2009 07:25  
ABD eski Başkanı Reagan’ın danışmanı Fein: “Beyaz Saray araştırma yaptı, Ermenilerin 2 milyon Müslüman Osmanlı’yı katlettiği ortaya çıktı. Ermeniler, kendi arşivlerini açmıyor, çünkü bu gerçeğin ortaya çıkmasını istemiyor…” dedi.  
ABD Başkanı Ronald Reagan’ın hukuk danışmanlığını yapan Bruce Fein, sözde Ermeni soykırımı iddialarını değerlendirdi. Ermenilerin bu iddialarının son derece asılsız olduğunu belirten Fein, Reagan’ın başkan olduğu 1981'de bu konunun Beyaz Saray tarafından araştırıldığını ve iddiaların asılsız olduğunun belgelendiğini söyledi. İşte sözde Ermeni soykırımı konusunda Fein’in açıklamaları:  
“Osmanlı İmparatorluğu’nun azınlıklara karşı “müthiş” sayılabilecek bir özen gösterdiği gerçeğini unutmamak gerekir. Azınlıklar, kendi dini özgürlüklerini ve hayatlarını son derece rahat bir şekilde sürdürdü.  
Ermeni terör çeteleri I. Dünya Savaşı sırasında Fransa ve Rusya ile birlikte Osmanlıları öldürdü. Bu rakamın 2 milyon civarında olduğu bir gerçek. Ermeni kayıplarının ise 500 bin civarında olduğu araştırmalarla kanıtlandı. Burada asıl önemli konu, Ermenilerin ihanetidir. Osmanlı da kendisini savundu. Özellikle ABD’de yaşayan Ermeniler, soykırım yalanı ile büyük getiri sağlıyor. ABD yönetimi de büyük paralar döndüğü için Ermenileri karşısına almak istemiyor. Ermeniler ısrarla kendi arşivlerini açmıyor. Çünkü yıllardır soykırım yalanı ile dönen getirimi kaybetmek istemiyorlar. Arşivler açıldığı anda gerçek ortaya çıkacak.”  



  
 Her zaman şahit olunduğu gibi İcraata dökmeden  yalnızca “meseleyi tarihçilere  bırakalım”  zihniyetiyle  hareket ettiğimiz takdirde  sıkıntıya düşeceğimizi unutmamalıyız. 22 Aralık 2011  İzmir

    
 Fevzi MORAY
 E. P. KD. ALB.                


A

Cuma, Mart 14, 2014

SİBEL EDMOND; Sibel Edmond Türk-İran asıllı, eski FBI çevirmenlerinden, ve ABD'nin örtülü Gladyo operasyonlarını basına sızdıran, kişi..
Eski FBI çalışanından önemli iddialar


Eski FBI çevirmeni Sibel Edmonds, ABD’nin 11 Eylül’e dek Taliban ve Bin Ladin’le çok sıkı ilişkileri olduğunu, bu kişiler eliyle Türkiye üzerinden Orta Asya’da gizli bir savaş yürüttüğünü iddia etti.
FBI’da çevirmenlik yaparken, daha sonra bu kurumla yaşadığı sorunlar sonucu işini bırakan ve o günden bu yana ABD dış politikasına ve istihbarat örgütlerinin faaliyetlerine dair ifşaatlarda bulunan Sibel Edmonds, Mike Malloy’un radyo programında Türkiye’yi de yakından ilgilendiren çarpıcı iddialarda bulundu.
Edmonds’a göre ABD, 11 Eylül’e kadar Taliban ve El Kaide eliyle Orta Asya’da gizli bir savaş yürütüyordu. Edmonds, Çin’in Sincan-Uygur bölgesinin de bu savaşın bir parçası olduğunu ve Türkiye’nin de bu süreçte ABD tarafından kullanıldığını öne sürdü.
Edmonds, muazzam enerji kaynaklarına sahip Orta Asya’ya yerleşmek isteyen ABD’nin, buradaki halkların ya da Rusya ve Çin’in olası bir tepkisini önlemek için, Türkiye’nin Türk-İslam siyaseti üzerinden burada ABD çıkarlarına uygun düşecek bir etki yaratmasına çalıştığını söyledi. Edmonds’a göre bu doğrultuda, ABD’nin bölgedeki savaşçıları olan El Kaide ve Taliban, Türkiye üzerinden de denetleniyordu. Sibel Edmonds iddiasıyla ilgili olarak şunları söyledi:
 “Böylece Orta Asya’da Türk casusları, Suudi ortakları ve Pakistan’daki müttefikleri kullanarak ABD’nin petrol sektöründeki yerini ve Askeri Sanayi Kompleksi yatırımını ilerletmek niyetiyle küçük bir grup tarafından on yıldan fazla sürecek yasadışı, gizli bir operasyon başladı” dedi.
“Ayrılıkçı Uygurları Taliban eğitti” iddiası
FBI’daki işinden ayrıldıktan sonra Sibel Edmonds’ın birçok konuda konuşması, “ulusal güvenlik” sebepleriyle mahkeme kararıyla yasaklanmış durumda.
 Edmonds, yakın zamanda Sincan-Uygur’daki olaylarla ilgili sorulan soruları da yanıtsız bırakmıştı.
Fakat CNN de dahil batı medyasındaki birçok gazete ve televizyon için çalışan ünlü muhabir Eric Margolis, Sincan’da Çin’e karşı savaşan Müslüman ayrılıkçıların, daha önce Afganistan’daki Taliban kamplarında, CIA’nın bilgisi ve desteği dahilinde eğitildiklerini öne sürmüştü.
Sibel Edmonds, konuşma yasağını delmek için uydurduğu ilginç bir yöntemle, bu eğitimde bazı Türkler’in de rolü olduğunu ima etti.
Susurluk ve Mehmet Eymür, Sincan’daki olaylarla bağlantılı mı?
Sibel Edmonds, konuşması yasak olan konularda bazı şeylere işaret edebilmek amacıyla geçen sene ilginç bir yöntem buldu. İnternette “Sibel Edmonds Devlet Sırları Galerisi” adında bir fotoğraf galerisi oluşturan Edmonds, burada bazı kişilerin fotoğraflarını kullanarak aralarındaki bağlantılara ve olaylardaki rollerine işaret etmeye çalışıyor.
Sincan’daki olaylarla ilgili olarak galeride ilk göze çarpan isim, sürgündeki Uygur hükümetinin başbakanı Enver Yusuf Turani. Eylül 2004’te Vaşington’da kurulan bu hükümetin ABD tarafından finanse edildiği, Sincan’daki olaylardan sonra yapılan haberlerle ortaya konulmuştu.
Edmonds’ın galerisindeki bir diğer tanıdık isim, CIA’nın Ortadoğu İstasyon şeflerinden, yıllarca Türkiye’de de yaşamış ve Türkiye kamuoyunun ismini sıkça duyduğu Graham Fuller.
ABD istihbaratı için Farsça, Türkçe ve Azerice çeviri yapan Edmonds’ın Fuller’le birlikte çalışmış olması kaçınılmaz görünüyor. Edmonds, daha önce Fuller’den duyduğu öfkeyi dile getirmişti.
Ancak asıl ilgi çekici olan, Sibel Edmonds’ın Türkiye ve Susurluk’la ilgili olarak ima ettikleri. “Susurluk’un ana aktörlerinden birkaçı da Chicago’da bulundular ve burada operasyonlarının belli yönlerine, özellikle de Doğu Türkistan-Uygur kısmına yoğunlaştılar” diyen Edmonds, eski MİT Kontrterör Dairesi Başkanı Mehmet Eymür’ün fotoğrafını da galerisine astı.
Hatırlanacağı üzere Eymür, emekliliğini isteyip ABD’e gitmişti. Eymür halen ABD’de yaşıyor.
Edmonds, Eymür ve Fuller’in fotoğraflarının yanında bir başka tanıdık ismi daha ifşa ediyor: Susurluk kazası sırasında Türkiye’de görevli olan Marc Grossman.
Mahkeme kararıyla konuşamayan, eski FBI çalışanı Sibel Edmonds’ın iddiaları, gerçekliklerinin araştırılmasını gerektirecek denli önemli.

CIA ERDOĞAN'I NEDEN HEDEF ALDI?
Sibel Edmonds


"Uzun süre Türkiye'de yaşadım ve Türkiye iç politikasını çok yakından takip ediyorum. Ve doğrusu, benim "FBI muhbirlik" davamın konusu aslında "ABD-Türkiye arasındaki gizli görüşmeleri deşifre etmem"den kaynaklanıyor.

Bu yüzden hem ABD'de ABD çıkarlarına zarar verdiğim, hem de Türkiye'de Türkiye çıkarlarına zarar verdiğim gerekçesiyle iki ülkede de tamamen dışlandım.
Amerikan vatandaşları Twitter üzerinden soruyorlar,
SORU-1 "Erdoğan hakkında düşüncelerinizi bizimle paylaşabilir misiniz?"

Yazdığım makalede bunu yapmaya çalıştım ve insanların konuyu doğru anlayabilmesi için, ciddi bir tarihi arka plan bilgisi vermek zorunda kaldım. Amerikalı insanlar şaşırıyor,
SORU-2-"Erdoğan önceleri bir melekken, nasıl oldu da ABD için şimdi bir şeytan, bir düşman haline gelebildi, bu sistem nasıl çalışıyor?"

CIA'nın kukla hükümetler kurduğu, onları kullandığı, ve ardından bir gecede onları nasıl yok ettikleri bilenen bir gerçek. Aynı şey Erdoğan'ın da başına getirilmeye çalışılıyor.  Ah evet, bu durum pek çok Amerikalı'ya Donald Rumsfeld'in Saddam'la tokalaştığı o unutulmaz görüntüleri ve daha sonra gözden düştüğünde işgal ve yok edilişini hatırlatıyor. Aynı süreç, Erdoğan'la ilişkilerde de açıkça görülüyor.
...
SORU-3-Ve Erdoğan'ın tasfiye süreci, Gezi Parkı olayları ile başlamış gibi görünüyor, ancak makalenizde de belirttiğiniz gibi bunun çok daha geniş çaplı, farklı nedenleri var. Örneğin daha önce Bir Gladyo Projesi: Fetullah Gülen röportajımızda anlattığınız gibi. Gülen'le de bağlantılı.
Peki, bu değişimin nedeni nedir? Erdoğan neden gözden düştü?

Evet, bütün bunlar Gülen ve Erdoğan arasındaki kavgayla başladı. Gülen cemaati AKP'nin hükümet olması için çok ciddi destek verdi, Erdoğan ve Gül'ün bütün bürokratları Gülen cemaatinin desteğiyle geldi o noktalara.
Ancak burada şuna dikkat etmek gerekiyor, Gülen sadece bir sembol. Asıl önemli olan ve işi yapan Gülen markası. Yani, "Gülen" markasının arkasına sığınarak iş yapılıyor ve Gülen de buna müsaade ediyor. 1997'den sonra CIA Gülen'i oyuna dahil etti. Türkiye'nin laik kanadına göre Gülen, Türkiye'de şeriat düzeni kurmak istiyor ve suçlarından dolayı aranıyordu. CIA onu ABD'ye getirdi ve ne tesadüf ki, CIA merkezinin hemen yanı başında bir eve yerleştirdi. Gülen 15 yıldır ABD'de yaşıyor ve 20-25 milyar dolarlık bir ağı kontrol ediyor ve kimse gerçekten bu paranın nerden geldiğini bilmiyor.
Bu Gladyonun A planı idi.
Gülen'in ABD dışında CIA ile birlikte açtığı okullar, camiler, medreseler birer birer kapatılıyor çünkü bu ülkeler, Gülen cemaatinin varlığının kendi ülkelerinin ulusal güvenliğine bir tehdit olduğunu, CIA ile ortak operasyonlarda kullanıldığını kavradılar. Gülen cemaati ve CIA bununla kalmadı tabii ki, Türkiye'de büyük bir medya ağı kuruldu, satın almalar yoluyla, polis teşkilatına, hukuk ve askeri alanlara sızdılar. Ve işte bu güç ağı, yani Gülen ve CIA ortak hareketi, Erdoğan'ı parlatarak hükümete taşıdı.

Aslında 97'de Erdoğan'ın üyesi olduğu parti, askerlerin müdahalesiyle kapatılmış, Erdoğan hapse atılmış iken, 2002'de bu kez askerler geri adım attı, sessiz kaldı ve Erdoğan'ın başbakan olmasına izin verdi.
SORU-4 Peki 1997-2002 arasında değişen neydi?

Evet, artık Gladyo B planına geçilmişti, Gülen ABD'daydı artık.
Erdoğan o sırada değişmiş, aşırı güven kazanmış, beslenmiş ve "bu imama (Gülen'e) artık boyun eğmek zorunda değilim, halk beni seviyor" demeye başladı.
"İmam kabul etse de etmese de ben kendi istediklerimi artık özgürce yapabilirim" diyordu. "Gülen" markasının arkasındaki CIA vb. derin yapılara da başkaldırıydı bu.
Erdoğan'daki bu aşırı güven sadece bir neden. Diğer bir neden de Erdoğan'ın İsrail'e karşı sert tutumu, sözünü geçirebiliyor görüntüsüydü. Türkiye'deki bütün partilere, medyaya rağmen bunu eleştiren de Fetullah Gülen'di. Ve bu arada, bir yan not olarak şunu söyleyeyim ki, Gülen'in ABD'deki en büyük destekçisi de oradaki Yahudi lobisidir.

İsterseniz  Google'a gidip, en büyük Yahudi lobisi olan AIPAC'i, ya da ATC'yi "gulen aipac" yazarak sorgulayın.

İlginç olan, bir İslami imam olan Gülen'in, Yahudi lobisi tarafından destekleniyor olmasıydı. Yahudi lobisi bir İslami modeli asla desteklemez oysa. Tek başına bu durum bile, insanların Gülen hakkında şüphe duyması, soru sormaya başlaması için yeterli bir nedendir.


Bu da Erdoğan Gülen arasındaki kavganın ikinci nedeniydi. Yani, Yahudi lobisinin desteklediği Gülen, Erdoğan'ın İsrail'e karşı sert çıkışlarını doğru bulmuyordu.
Ayrılık çanları çalmaya başlamıştı. Ve ardından Suriye konusu geldi. "Türkiye, AKP hükümeti Suriye'deki muhalifleri eğitiyor, silahlandırıyor ve bütün bunların ABD tarafından İncirlik üzerinden yönetiliyor" iddiası vardı.

Buraya kadar her şey yolunda gidiyordu. ABD'nin mevcut hükümetiyle Erdoğan iyi anlaşıyordu. Esad'ın devrilmesi için gereken herşeyi yapıyorlardı. Ancak beklenmedik birşey oldu ABD'de. Obama karşıtı derin yapılanma, Esad'a şiddet (!) uygulandığına herkesi ikna etti, ABD müdahalesi hoş karşılanmamaya başlandı. Obama bu konudaki desteğini yitiriyordu. Ve tam bu noktada Rusya'nın devreye girmesi, ABD'yi geri adım atmak zorunda bıraktı.

Ve işte tam bu sırada, Türkiye kamuoyuna da, "Esad ile son derece iyi ilişkiler varken, muhalifler yüzünden ilişkiler bozuldu" inancı aşılandı. 

ABD geri çekilince, Erdoğan tamamen ortada kaldı. Artık halkı arasında popüler değil, nefret edilen bir lider olmaya başlamıştı. ABD artık verdiği sözleri tutmuyor, Erdoğan'ı tamamen yalnız bırakıyordu ki bu da Erdoğan'ı oldukça sinirlendirmişti. Bu da üçüncü bir neden oldu.

Bu noktada başka bir olay patlak verdi; Gezi Parkı olayları. Gülen, Erdoğan'la aralarındaki kavgada, bunu bir fırsat olarak değerlendirmek istedi. Ve Gülen protestolara kendi cemaatinden insanları soktu. Erdoğan, başına neler geleceğini anlamıştı. CIA ve Gülen işe el atmış, protestolarda aktif rol oynamaya başlamıştı. Erdoğan bunu net olarak görüyordu.

Gezi Parkı olayları gerçek halk tarafından başlatılmış olabilirdi ancak, CIA'nın kontrolündeki Gülen cemaati ve AKP karşıtı Türkiye'nin eski güç sahipleri, bu fırsatı değerlendirmekte gecikmemişti. Ve eş zamanlı olarak ABD ve Avrupa basınında Erdoğan "diktatör" olarak anılmaya başlandı.
Erdoğan'ın ElKaide ile ilişkili olduğu iddia edilmeye başlandı. Ki, ElKaide'nin de ne tür bir operasyon olduğunu biz açıklamaya, deşifre etmeye daha önce çalışmıştık. Erdoğan artık ElKaide'nin parasal kaynak sağlayıcıları ile bağlantılandırılmaya çalışılıyordu. Ve bütün bunlar, bu operasyonlar CIA tarafından yönetiliyordu.

Soru: Peki, bütün bunlar gayet açık, anlaşılabilir ancak benim kafama takılan soru şu, Gülen'le, daha doğrusu CIA ile Erdoğan arasında bir sorun varsa eğer, bu sorunun nedeni nedir? CIA Türkiye'den, Erdoğan'dan ne istiyor?

Erdoğan, AKP sadece birer sembol, tıpkı diğer ülkelerdeki kukla hükümetler gibi, Obama gibi, George Bush gibi.

Asıl önemli olan, bu sembolleri yönetmeye çalışan güç, yani CIA, yani ABD Silah Sanayi.
CIA'nın yapmak istediği, söz konusu hangi ülke ise, onu tamamen kontrol altına almak, iç ve dış politikasını yönetmekti. Ki son derece düzgün bir şekilde çalıştı bu sistem uzun seneler. Diledikleri kukla hükümeti getirmeyi ve uzun süre hükümette tutmayı başardılar.

CIA'nın planı, Türkiye'yi bir model ülke olarak kullanmak ve diğer ülkeleri de aynı şekilde hizaya getirmekti. Ilımlı İslam projesini Orta Doğu'da uygulamaya geçirmekti. Erdoğan ve Gülen, daha doğrusu CIA arasındaki sorun, bu planları aksatıyordu.

CIA, Erdoğan'ın kontrolünü kaybediyordu, Bu arada Gülen'le hiçbir sorunları yoktu. Gülen iyi bir uşak olmuştu, emirleri harfiyen uyguluyordu.

Erdoğan, CIA ile sorunu daha da büyütmek için rest çekti. Boyun eğmeyeceğini göstermek için, bir mesaj vermek için "milyarlarca dolarlık silah alımlarını ABD ile değil, Çin'le yapacağım" dedi. Tüm dünya bu reste şaşırdı.

Bu, ABD ve NATO'nun en üst düzey kurallarından birinin ihlali anlamına geliyordu, yapılabilecek son şeydi. İşte bu, NATO ve ABD Silah Sanayiini çileden çıkardı.

Ve Erdoğan daha da ileri giderek, "AB'ye girmek için yıllardır beklediklerini ve bunun gerçekleşmeyeceğini anladığını, bunun yerine Şangay Birliği'ne katılmak istediğini" söyledi. Ve resmen başvuruda bulundu. Ve bu davranış yine, çiğnenebilecek en son kurallardan biriydi. Batı için yüz senedir kukla olan Türkiye, kukla oynatıcısına karşı, sahibine karşı isyana kalkmıştı.
Batı, zorla kurduğu bu kukla düzenini, kolay yıktırmazdı.
İşte bunları yaptığınızda, son kullanma tarihiniz dolmuş demektir. Kim olursanız olun artık bitmiştir. Ve ABD'nin uygulayacağı cezanın diğer ülkeler için ibretlik olması gerekiyordu, çünkü bu durum başkaları tarafından örnek alınabilirdi, bu risk göze alınamazdı.

Erdoğan'a şu ihtimaller sunuldu, tabii bunları hiçbir yerde duyamazsınız;
1) Geri adım atacaksın. Herşeyi geri saracak, İsrail'le ilişkilerini düzeltecek, Çin'den silah almaktan vazgeçeceksin. Şangay'dan uzak duracaksın. Gülen'den özür dileyeceksin. Bu senin birinci seçeneğin.
2) Sessizce istifa edip gideceksin.

Çünkü biz hali hazırda senin yerine gelecekleri belirledik.

Şu ana kadar çalıp çırptığın paralar varsa, onları da beraberinde götürebilirsin. Senden öncekiler de çaldı. Paralarınla İngiltere'ye gitmene izin vereceğiz.
3) Bunları kabul etmezsen, bizi bekle. Bu sana iki senaryo sunar; 
a) Kaddafi gibi, Saddam gibi yokedilirsin, seni Taksim meydanında, Gezi Parkı'nda öldürürüz. 

b) Mübarek gibi korkak bir şekilde teslim olabilirsin. Seni İngiltere'de bir hapishaneye atarız, yaşamının kalanını orda sürdürürsün.


FEVZİ MORAY İLAVESİDİR..
NE DİYORDU AMERİKA POLİTİKACISI HENRY KİSSİNGER:
"Amerika Olarak Biz Neden Güçlüyüz Biliyormusunuz? Bizler Aramızdaki Vatan Hainlerini Öldürürüz.Diğer Ülkelerdeki Vatan Hainlerini İse Kahramana dönüştürüp O Ülkelerin Üst Yönetim Kurumlarının başına getiririz"

 Henry Kisssinger,Yahudi kökenli ABD eski dış işleri bakanı:

İşte şu anda, Erdoğan bu seçeneklerle karşı karşıya.

Bu seçenekler Kaddafi, Saddam ve Mübarek'e sunulanlarla aynı. CIA böyle çalışıyor. Senaryolar o kadar aynı, şaşmaz ve detaylarıyla benzer ki, insan neredeyse aynı şeyleri tekrar tekrar görmekten sıkılıyor. Ama aynı CIA, Esad'a bu seçeneklerden hiç birini sunmadı, Obamaya rağmen.

Ve birkaç ay içinde kavga daha da büyüyecek.

ElKadı ile Erdoğan'ın ilişkisi şu anda piyasaya sürülüyor ancak, ElKadı 1990 ortalarından beri FBI tarafından biliniyordu. ElKadı'nın çalışma merkezi Şikago idi ve garip olan, Gladyo B'nin de çalışma merkezi Şikago. Aynı zamanda Abdullah Çatlı da Şikago'ya geldi, orda ona ABD'de sürekli kalma izni (Yeşil Kart) verildi, daha sonra çeşitli bölgelere gönderildi. Mesela Azerbaycan'a, baba Aliyev'i öldürmek üzere gönderildi vs. Yani Şikago bu işlerin merkezi, yönetim noktasıdır.

FBI, ElKadı'yı ne zaman Şikago'da sıkıştırıp da yakalamak istese, araya CIA giriyordu. Ve nihayet, ElKadı'ya toparlanıp Arnavutluk'a kaçması için yeterli zaman verildi. Ve kaçınca da "hay Allah, elimizden kaçırdık" dendi.

Bu arada ABD onu 9-11'in para sağlayıcısı olarak her yerde deşifre ediyordu.  ABD bu kez, "onun Arnavutluk'da olduğunu biliyoruz, adresi herşeyi elimizde, Arnavutluk hükümetinden onu resmen isteyelim" dediler. Ancak ona Türkiye'ye geçmesi için gereken iki haftalık süreyi vermeyi de ihmal etmediler.
ABD bu kez "hay Allah, Arnavutluk'tan da kaçırdık adamı" deyiverdi. Bu defa Türkiye ile yazıştı ve "bu adamı sizden istiyoruz" dedi. Türkiye tarihinde ilk defa, "pardon, aramızda böyle bir suçlu değişim anlaşması yok. Bu adam herhangi bir suç da işlemedi burada, bu yüzden onu size veremeyiz" dedi. Ve ABD "ah öyle mi, tamam sorun değil" diyerek dosyayı kapattı!

ElKadı, Azerbaycan dahil pek çok yere rahatça gidip gelen bir adam. Sadece Asya bölgesine değil, aynı zamanda Avrupa'ya da gidiyor. Örneğin Londra'ya, iş gezileri. Sonunda ElKadı, bir iş adamı olarak BM'ye kendisini terörist listesinden çıkarma başvurusunda bulundu ve BM de bu başvuruyu değerlendirip onu listeden çıkardı!


Ama ne olduysa, aniden Erdoğan'ın oğlunun ElKadı ile fotoğrafları servis edilmeye başlandı. Bu tür haberler yayılmaya başlandı. Ve bu haberlerin pek çoğu Gülen cemaati tarafından servis ediliyordu. Ve tabii ki CIA destekli MİT'ten bir grup tarafından...

Ve çok ilginç bir nokta da şu ki, bu servis edilen haberlerin çoğu WikiLeaks'den geliyordu. Burada kafama birşey takılıyor, acaba bunlar WikiLeaks'de halihazırda bulunan bilgiler miydi, yoksa birdenbire, aniden keşfedilmiş bilgiler miydi? Bu konuda şüphelerim var.
WikiLeaks, CIA'in kontrolünde olabilir mi? Sadece bir soru.

...
Soru: Sizce Erdoğan'ın başına gelenler ,Kaddafi ve Saddam'ın başına gelenlerle tıpatıp aynı mı olacak, yoksa biraz daha farklı bir versiyon mu göreceğiz burada?

Türkiye, Mısır ya da Libya'dan tamamen farklı bir ülkedir, dinamikleri çok çok farklıdır. Öncelikle, Türk insanı gerçekten de farkındalığı yüksek bir kitledir. Aptallar için tasarlanmış iki partili sistem, ABD'de olduğu gibi, Türkiye'de çalışmaz. Türkiye'de çok farklı fraksiyonlar, eğilimler mevcuttur. ABD'de olduğu gibi, yani Demokrat ve Cumhuriyetçiler arasında bir gel-git oyunu sergileyerek halkla dilediğiniz gibi oynamanız Türkiye'de çalışmaz.

Burada bilinç düzeyi son derece yüksek bir halk kitlesinden bahsediyoruz.
ABD'den çok farklı bir kitledir bu. Eğitimli ve düşünen insanların olduğu bir ülkede bu kadar kolay oyunlar sergileyemezsiniz, bu çok zordur.

Diğer bir fark da, Türk insanının aktivist yönü. Sokaklara inen, hakları için mücadele eden bir topluluktur Türkler.
Bana soruyorlar bazen, oyunu kime vereceksin diye. ben de "oyumu Türk halkına vereceğim" diyorum, çünkü onlara inanıyorum, onlar kendilerine ne olacağına kendileri karar vereceklerdir.
Türk halkı gözünü açık tutmaya devam etmeli ve Libya'da, Mısır'da olanlardan ders almalıdır. Bunları milliyetçi bir kişiliğim olduğu için söylemiyorum, burada tamamen farklı tür insanlardan bahsediyoruz.
...
ABD'nin planları Libya ve Mısır'da olduğu kadar kolay işlemeyecektir Türkiye'de.
...
Diğer bir konu da, AB meselesi. Daha önce AB'yi bir kurtuluş olarak gören Türk insanı, AB'nin politik ve ekonomik çöküşünü görüyor. Almanların Türkiye'deki işlere başvurduklarını, Avrupa'da işsizliğin boyutlarını görüyor. AB'ye girmemiş olmanın bir avantaj olduğunu düşünüyorlar.