Pazartesi, Temmuz 09, 2012


Sıcak soğuk demeden gerçekleri öğrenmek isteyen sevgili dostlarıma en derin saygılarımla...09 Temmuz 2012-İzmir
Fevzi MORAY

Utku Çakırözer / Cumhuriyet

Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esad,silahsız Türk RF4 keşif uçağını Suriye ulusal hava sahasında uçaksavar bataryası ile düşürdüklerini açıkladı.

Düşürene kadar uçağın kime ait olduğunu bilmediklerini söyleyen Esad, “Uçak İsrail uçaklarının daha önce 3 kez kullandığı koridoru kullanıyordu. Radarlarımızda görmediğimiz ve bilgi de verilmediği için askerler düşürdü. Türkiye’ye ait olduğunu düşürdükten sonra öğrendik. Yüzde yüz ‘Keşke düşürmeseydik’ diyorum” diye konuştu.

Uçağı Türkiye’nin iddia ettiği gibi uluslararası hava sahasında düşürmüş olsalar “özür dilemekten” çekinmeyeceklerini belirten Esad, “Türk hükümeti iki ordu arasındaki ilişkileri kesmemiş olsa konuyu yine askeri makamlar arasında ele alır, bu kadar büyümeden çözerdik. Ama son aylarda artık acil durumda arayacak bir Türk komutanın telefonu bile yok elimizde” dedi.

Çalışma ofisi olarak kullandığı Eşşaab sarayı’nda iki buçuk saat süren röportajın ilk bölümünde iki ülke arasında yaşanan gerginlik ve son uçak düşürme hadisesini detaylı olarak ele aldık.
Esad’ın sorularımıza yanıtları şöyle:

‘HALKLAR SAVAŞA İZİN VERMEZ’
- İki ülke arasında ciddi gerginlik var. Bu sıcak bir çatışmaya, savaşa dönüşür mü?

Bölgede tüm haritanın değişeceği bir dönem yaşıyoruz. Yüz yıl önce Osmanlı’nın dağılma sürecine benziyor. O süreçten sonra Araplarla Türkler arasında gelinen noktayı biliyoruz. Biz Sayın Ahmet Necdet Sezer’in ilk defa Suriye’ye geldiği ziyarette, 100 yıl önceki olayın izlerinin giderilmesini hedeflemiştik. Yani anlaşmazlıkların yaşandığı dönemlerde çok şey öğrendik. Gereken dersleri çıkardık. Şimdi tekrar hem sizin hem de bizim kaybedeceğimiz döneme tekrar mı dönmek istiyoruz?

Suriye’de olayların başladığı 15 aydır birçok alanda bir şeyler yapmaya çalışıyorduk. Birincisi iç sorunu çözmek ve teröristlerle mücadele etmek. İkincisi Türkiye ile geliştirdiğimiz ve doruğa çıkardığımız ilişkileri korumayı hedefliyorduk.
Ne yazık ki bu süreçte Türk hükümetinin attığı her adım bu yapıyı yok etmeye yönelik gelişti. Ve yaptığımız her şeyi yıkmayı başardılar. Ama bence ilişkinin temeli iki halk arasında duruyor.

Sorunuzun yanıtına gelince, bu temel ışığında, iki ülke arasında ikisinin de zarar göreceği bir sıcak çatışmaya dönüşmesine izin vermeyeceğiz. Çünkü bu hem Suriye hem Türkiye’nin zararına olur. Bu eğilimin yalnız ve yalnız Türk hükümetinde olduğuna ve Türk halkının asla savaş istemediğine inanıyoruz.
ULUSLARARASI SAHADA VURSAK ÖZÜR DİLERDİK’
- Türk jetinin vurulması talimatını siz ya da yönetiminiz mi verdi? Uçak nasıl vuruldu?

Burada mantıklı sorular sorulması lazım. İki seçenek var. Ya iddia ettikleri gibi biz bilerek düşürdük. Ya da Suriye hava sahasının dışında yanlışlıkla düşürdük. Eğer dedikleri gibi Suriye dışında yanlışlıkla düşürüldüyse bunda bir sorun yok. Bunu söyler ve Türkiye’den resmi anlamda özür dilerdik. Türk halkı da bunu anlayışla karşılardı.

Yok eğer kasıtlı olarak vurmamız söz konusuysa, burada da şunun sorulması lazım. Suriye’nin bir Türk uçağını düşürmekten ne tür bir çıkarı olabilir? Biz Türkiye’yi ve Türk uçağını düşman algılasak net söylerdik. Geldi, düşürdük derdik, ama düşman kabul etmiyoruz. Türk halkından 10 yıl boyunca gördüğüm dostluğu başka kimseden görmedim ben. Şimdi niye onların nefretini kazanacak bir adım atayım ki?

Ya da ikinci şık olarak biz Türk ordusuna yönelik bir eylem için düşürdük bu uçağı? O da anlamlı değil. Çünkü Türk ordusu tüm bu kriz boyunca bize hiçbir şey yapmadı.

‘RADAR GÖSTERMEDİ, UÇAKSAVARLA DÜŞÜRDÜK’
Gerçek olan şudur: Bu uçak küçücük bir uçaksavar bataryası tarafından düşürüldü. Bu sistemler asla 2.5 km’den fazla uzaklıktaki bir hedefi vuramaz. Normalde uçak düşüremezler. Tek bir koşulu vardır. O da, çok alçaktan yaklaşıyorsa. Bu uçak çok alçakta uçuyordu ve sahile yaklaştığı anda düşürülmüştür.

Barış zamanında dost bir ülkeden gelirse onu düşürmeye gerek yoktur. Hele Türkiye’den geliyorsa düşürme mantığı hiç yoktur. Ancak herkesin bildiği bir gerçek var: Biz savaş durumundayız. Dolayısıyla kimliğini bilmediğim her uçak düşman uçağıdır. Bu durumda da asla merkezi bir kararla olmamıştır. Çünkü uçak çok alçak uçtuğu için ne bölge ne de merkez radarlar bunu görebildi.

‘BİZ ARAYIP HABER VERDİK’
Biz bu uçağın düştüğü haberini aldığımız anda Türkiye bir uçağının kaybolduğunu söyledi. Türkiye bu açıklamayı yaptıktan sonra yani uçağın kaybolduğu bilgisi geldikten sonra “Bu Türk uçağıdır” dedik. Hiçbir Türk yetkili bizi aramadı. Biz onları aradık.

Türk hükümetinin kararıyla bir süredir Türk ordusu ile ilişkilerimiz kesik. Bu yüzden Dışişleri Bakanlığınızı aradık. Saatler sonra bize dönerek cevap verdiler. Arama kurtarma botlarının gönderildiğini söylediler. Bir kez daha belirteyim: Biz uçağı düşürürken kimliği konusunda en ufak bilgimiz yoktu.

‘İSRAİL’İN VURDUĞU ROTADAN GELDİ’
Burada çok bilinmeyen önemli bir nokta var. O da şu: Türk uçağının geldiği güzergâh İsrail uçaklarının daha önce 3 kez hava sahamıza girmeye yeltendiği güzergâhtır. Dolayısıyla o taraftan gelen bir uçak, Suriye askeri açısından İsrail uçağı olarak algılanıyor. Düşman uçağı olarak kabul edildi ve hızlı biçimde tepki gösterildi, ateş edildi.

- Uçağın hiçbir ön uyarı yapılmadan vurulması, hangi uluslararası hukuk kuralıyla bağdaşır?
Merkezi radarda görünseydi uyarılırdı. Ancak uçaksavar bataryasında oturan askerin önünde radar yoktur. Kural olarak tersi talimat yoksa gördüğü uçağı düşürür mutlaka. Çünkü gördüğü ile vurduğu arasındaki süre üç beş saniyelik çok kısa bir süredir. Yetki de oradaki askerdedir.

- Silahsız bir keşif uçağıydı. Buna rağmen neden vurdunuz?
Böyle durumlarda askeri kurallar uçağın modeli, yapısı, görevi, silahlı olup olmadığıyla sınırlı değildir. Uçaksavar bataryasındaki askerin bu uçağın ne taşıdığını, füzesi olup olmadığını, keşif amacı olup olmadığını görmesine imkân yok. Bileceği tek şey var. O uçağın Suriye hava sahasına girdiği ve kendisine doğru yaklaştığı. Bunu görerek tepki göstermiştir.

Eğer askeri makamlarımız arasında ilişki olsaydı, Türk tarafı bize uçacağını önceden bildirir ve biz de ona göre davranırdık. Türk tarafının açıklaması gereken temel gerçek, bu uçağın özellikle o bölgede ne yaptığıdır? Biz fazla sorgulamak istemiyoruz ve konuya gelip geçti gözüyle bakmak istiyoruz.

- Hava sahanıza girişi radarlarınızda nasıl göremezsiniz?

Yükseklerde bizim hava sahamız dışında görmüş olabilirler. Ancak girdiği andan itibaren görülmemiştir. Konuştuğumuz alan 20 km’lik bir uzaklık. Bu mesafe bir iki dakikalık bir süredir uçak için. Sonrasında görülmüyor çünkü çok alçaktan uçuyor. Nitekim 2007’de İsrail gelip o binayı vurduğunda ve aynı güzergâhtan çıkış yaptığında radarlarımız o uçakları görmemiştir. Son olarak o bölgede Suriye ulusal hava sahasının dışına erişebilecek füze sistemlerimiz yok. Dolayısıyla konuyla ilgili Türkiye tarafınca söylenenler gerçekleri yansıtmamaktadır.

-Türkiye elinde Suriyelilerin telsiz ve radar görüşmelerinin olduğunu ileri sürüyor? Diğer ülkelerden de bilgi istiyor...Bölgedeki diğer ülkelere de çağrı yaptı ellerindeki radar ve telsiz bilgileri için.

Tamam doğru. Herkes açıklasın elindekileri. Ama kimsenin açıklayacağı bir şeyi yok. Israrla bizi suçlayanlar şunu yanıtlamalı? Bizim bir Türk uçağını düşürmekten ne çıkarımız olabilir? Biz hâlâ iyi niyetle şunu düşünüyoruz: Bu uçağın hava sahamıza bilinçli ve kasıtlı gönderildiğini düşünmek bile istemiyoruz. Keşif amacıyla değil, pilotun yanlışlıkla girdiğini düşünmek istiyoruz. Ve Suriye olarak geçici bir olay olarak görüyor, büyütülmemesi gerektiğini düşünüyoruz.

‘SANKİ KARDEŞİM ÖLDÜ’
- Keşke olmasaydı diyor musunuz?
Kesinlikle. Düşman hariç hiçbir uçak için arzu etmem. Hele bir Türk uçağına yüzde yüz “keşke olmasaydı” diyorum. Böyle bir ortamda, böyle bir uçağın gelmesi doğal olarak düşman uçağı gibi algılanıyor. Askeri konulardan birazcık anlayan biri bunları bilir. Savaş halinde bir ülke dünyanın her yerinde böyle davranır. Bu kesinlikle siyasi bir karar değildir.

Ancak ne yazık ki Erdoğan hükümeti bu olayı kullanarak dar hesaplar peşinde.

15 aydır Suriye politikası konusunda Türk halkının desteğini alamamıştı. Şimdi bu olayı fırsat bilerek hükümetler arasındaki düşmanlığı halklar arası düşmanlığa çevirmek istiyor. Bu çok tehlikelidir.

- Uçakta biri astronot adayı iki başarılı pilot vardı. Bilerek düşürmedik dediğinize göre, onların ailelerine bir mesajınız olacak mı?

Erdoğan’ın politikaları Suriye halkına gözyaşı, kan ve yıkımdan başka bir şey getirmiyor, ama biz Türk halkı için yine de en iyisini düşünmeye devam ediyoruz. Tartışmasız gerçek, Türk halkının bizim kardeşimiz olduğudur.

Dolayısıyla bir vatandaşınızın ölmesi benim kardeşimin ölmesi demektir. Ailelerine en içten ve en sıcak duygularla başsağlığı diliyorum.

Pilotlardan birisinin babasının, “Benim oğlum öldü, ama ben savaş istemiyorum” sözlerinden çok etkilendim. Onun duygularını paylaşıyor, bu onurlu tavrının önünde saygıyla eğiliyorum.

‘ARAYACAK TÜRK KOMUTAN YOK’

- Pilotların ailelerinden ve Türk halkından özür dilemeyi düşünmüyor musunuz?

Bu iki pilot bir askeri uçağın içindeydi. İki askeri kurum arasında ilişki olsaydı belki bunlar doğrudan konuşulabilirdi. Ancak ordular arasında her türlü ilişki Türkiye tarafından yasaklanmış durumda.

- Bu olay sırasında mı yasaklandı?
Hayır, bir süreden beri. Türkiye’de Genelkurmay Başkanlığı değişiminden bu yana hükümet Türk ordusunun bizimle her türlü ilişkisini kestirmiş durumda. Oysa komşu ülkeler arasında her zaman bu tür olaylar yaşanır ve bu nedenle de silahlı kuvvetler arasında diyalog olması gerekirdi.

Ama ne yazık ki şu anda bizim Türk ordusundan acil bir durumda arayabileceğimiz tek bir komutan telefonu bile yok. Olağanüstü durumlarda konuşmamız gerektiğinde kimseye ulaşamayacağız. Nitekim bu olayda Türkiye’nin askeri ataşesine ulaşalım dedik. Ona gelen talimat gereği “Dışişleri Bakanlığı ile konuşun” şeklinde yanıt verdi. Bu konuyu kapatırken şunu da hatırlatayım. Türk tarafı olayın başlangıcında bizim, “Gelin komisyon kuralım” teklifimizi kabul etmiş olsaydı, belki de tüm bu sorunlar yaşanmamış olacaktı. Ama ne ilginçtir ki biz, “Gelin Lazkiye’de yani uçağın düşürüldüğü yerde toplanalım” deyince Türk hükümeti Ankara’da toplanması konusunda ısrar etti ve toplanamadı. O komisyon toplanabilse belki de bu kadar büyümeyecekti bu mesele.

‘SINIRA YIĞINAK YAPMAYACAĞIZ’
- Türkiye askeri angajman kurallarını değiştirdi. Artık ülkenizi düşman olarak görüyor. Füzelerin yönü Suriye’ye çevrildi. Ne yapacaksınız?
Türkiye ile ilişkilerde iki çok kötü dönem yaşadık. Birincisi 50’lerin ortasında Bağdat Paktı döneminde yine Türkiye sınırımızda yığınak yapmış, mayınlar döşemişti. İkinci ise Öcalan krizi dönemiydi. Her iki olayda da Türkiye’ye düşman gibi bakmadık. Ne yığınak yaptık ne karşılık verdik.

Şimdi de Erdoğan hükümeti ne yaparsa yapsın Türkiye sınırına yığınak yapmadık ve yapmayacağız. Türk halkı dostumuzdur ve bizi anlayacaktır. Türkiye hükümetinin Suriye’ye düşman olmasının bir önemi yok.

Eğer Türk halkı düşmanlık beslemeye başlarsa işte o zaman sorun var demektir.

‘KENDİ ÜLKEMDE BENİ VURAMAZSIN’
- Yeni angajman kurallarına göre Türkiye sınırına yaklaşan askeri unsurlarınız vurulacak. Böyle bir hareketin karşılığı ne olur?
Hiçbir devlet kendi sınırlarına tecavüz olmadığı sürece başka bir devletin silahlı gücüne o ülkenin sınırları içinde ateş edemez.

- Ya ederse?
Bizim topraklarımızda bize yapılacak bir eylem Suriye’ye yönelik bir saldırı olarak algılanır. Öyle bir şey olduğunda değerlendiririz, ama öyle bir noktaya gelmesini hiç arzu etmem.

CENEVRE KARARLARI
‘İstediğim cümle metinde’Esad ile görüşmemizden bir gün önce BM’nin Suriye Özel Temsilcisi Kofi Annan başkanlığında Cenevre’de yapılan görüşmelerde ilk kez BM Güvenlik Konseyi’nin beş daimi üyesi, Suriye’de bir “Geçiş Hükümeti” kurulması konusunda ortak bir metinde uzlaşı sağladı. Görüşmede Esad’a toplantıyı ve alınan karaları da sorma fırsatı bulduk.
Şu yanıtları verdi:

- Cenevre’de Kofi Annan liderliğinde yapılan toplantıdan ‘Suriye’de geçiş hükümeti’ kararı çıktı. Varılan mutabakatı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Henüz ne Annan ne de Rusya tarafıyla konuştum. Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov ile Annan’ın konuşmasında çok net ifadeler vardı. Birincisi her şeye Suriye halkı karar verecek. İkincisi, her tür şiddetin durması şart.

Silahlı grupların silahsızlandırılması isteniyor. Bu işin içinde kanlı eller var. Dışarıda da bazı güçler sorumlu diyor Annan. Biz de bunların hepsini savunuyoruz zaten.
Dışarıda söylenen sözler ve alınan kararlar ilgilendirmez. Biz kendi halkımızın ne diyeceğine bakarız.

- Metinde sizi rahatsız eden unsurlar var mı?
Suriye’nin egemenliğinin korunduğu çatı altında her şeyi konuşuruz. Kimsenin egemenliğimize müdahalesine izin vermeyiz. İçişlerimize karışan herhangi bir davranışı kabul etmeyiz. Suriye halkının karar vereceğinin söylenmesi, beni memnun etti. Benim de söylemim bu zaten.

- Siz Lavrov’un açıklamalarından memnunsunuz, ama Clinton da “Esad gitmeli” diyor. Hangisini daha çok dinliyorsunuz?
Ben genel olarak Amerikan yöneticilerinin hiçbir sözünü ciddiye almam.

Çünkü ABD başından beri bize düşman. Her söylemleri ve davranışlarında belli. Onlar teröristlerden yana.

- Cenevre belgesinde sizin gitmenizi ima eden bir madde var mı?
Beni ilgilendiren tek şey, o metinde yer alıyor.

O cümle de şu: Suriye’nin geleceğine Suriye halkı karar verecek. O cümle oldu mu, bize yeter. Dış müdahale mi istiyorsunuz? Yoksa Suriye halkının egemenlik haklarına saygı mı göstereceksiniz? Belge dış müdahaleden söz etmiyor. Suriye halkının kararına saygı vurgusu var. O da benim için yeterli.

- Geçici hükümetin Esad’la mı Esad’sız mı olacağı tartışması var. Siz bu tartışmaya nasıl bakıyorsunuz?
Uluslararası ve bölgesel söylemler beni ilgilendirmez. Yok Esad’lıymış, yok Esad’sızmış. Dışarıdan empoze edilen hiçbir şeyi kabul etmeyiz. Her şeyi kendi iç dinamiklerimizle belirleriz. Ben kişisel olarak koltuğu düşünmüş olsaydım Amerikan telkin ve talimatlarını yerine getirirdim. Petro-dolarların peşinde koşardım ve kendi ilkelerim ve ulusal tutumumdan vazgeçerdim. Ama daha önemlisi ülkemde füze kalkanı kurmasına izin verirdim.

‘ÜLKEM KURTULACAKSA BİR GÜN BİLE DURMAM’
- Görevi hangi koşulda bırakırsınız? “Bu süreç yeter ki işlesin, gerekirse ben görevi bırakırım. Ben olmasam da olur” diyebiliyor musunuz?
Evet tabii ki. Benim kalmam ve gitmemle halkım ve ülkem kurtuluyorsa niye tutunayım ki. Bir gün bile kalmam. Tersi doğruysa yani halk beni istemiyorsa o zaman da zaten seçim var. Halk istiyorsa beni gönderir.

- Ölene kadar bu koltukta oturacak mısınız?
Asla koltuk merakım olmadı. Benim yaşam biçimim bir şeyler yapabilmek, üretmek üzerinedir. Kişisel olarak da bir odada insanlar benden rahatsız oluyorsa çeker giderim de. Ülkemde de milyonlarca insan beni istemediğinde tabii ki giderim. İstenmediğim yerde niye oturayım?
 
Esad Röportajı - 2
Cumhuriyet Gazetesi Ankara temsilcisi Utku Çakırözer'in Suriye Devlet Başkanı Esad’la yaptığı röportajının ikinci bölümü:

"MEZHEPÇİLİĞİ BİZİ KOPARDI"
Suriye lideri Beşşar Esad ile röportajımızın düşürülen Türk uçağından sonra ikinci ağırlıklı konusunu, yakın zamana kadar çok yakın olduğu Başbakan Tayyip Erdoğan ile ilişkilerinin durumu oluşturdu.

Arap Baharı’nın Suriye sınırına dayanmasından bu yana Erdoğan, Suriye liderine karşı mesafe koyarak ona çok ağır eleştiriler yöneltmekteydi.
Esad, Cumhuriyet’e aralarındaki ilişkinin nasıl koptuğunu şöyle anlattı:

Utku Çakırözer / Cumhuriyet

- Siz ve Başbakan Erdoğan ailelerinizle birlikte tatil yapacak kadar yakındınız. Ne oldu da bu hale geldiniz?
Bunu anlamak için sorulması gereken şudur: Kim değişti? Ben mi, o mu? Bölgemizde yaşanan değişime bakarak bazı sonuçlar çıkarabilirsiniz.

Örneğin çevremizdeki ülkelere bir bakın. Suriye’nin İran, Irak ve Lübnan ile ilişkilerinde bu süreçte hiçbir değişiklik olmadı. Şimdi bir de tersine bakın. Türkiye’nin İran, Irak, Lübnan ve Ürdün ile ilişkilerinin seyrine bakıp kendiniz bir sonuca varabilirsiniz. Tüm bu ülkelerle Ankara’nın arası kötüleşmiş durumda. Demek ki değişen Erdoğan.

‘İÇİŞLERİMİZE MÜDAHALE’

Ne olduya gelince: Erdoğan bizimle ilişkilerinde dostluk ve kardeşlik ilişkisinin ötesine geçerek içişlerimize karışma yönüne gitmiştir. Oysa biz egemen bir devletiz. Kendisine saygısı olan bir devletiz. Hiçbir şekilde dışarıdakilerin bizim işlerimize karışmasına izin vermeyiz. Başlangıçtaki bu içişlerimize karışma isteği, sonraki süreçte Türkiye’yi maalesef Suriye’deki tüm kanlı eylemlerde taraf haline getirmiştir.

İnsanlarımızı öldüren teröristlere Türkiye tarafından her türlü lojistik destek verildi.

Sonra da hem Türkiye hem de Suriye için tehlikeli maceralara girilmesiyle ilişkimiz farklı boyut almaya başladı. Bunlar siyasi ilişkilerimizde yaşananlardı.

‘HER TÜRLÜ SAYGI SINIRINI AŞTI’
Tabii bir de Başbakan’ın kişisel özellikleriyle ilgili bir yanı da var aramızda olanların. Yaptığı açıklamalarda her türlü terbiye, saygı sınırlarını aşarak ileri gittiğini, iki siyasetçi ya da iki insan arasındaki sınırı çok çok aştığını söylemek zorundayım.

2004’TE HİÇ REFORM DEMİYORDU
- Başbakan son açıklamasında kendisine verdiğiniz sözleri tutmadığınızı söyledi. O ne istedi? Siz ne söz verdiniz?
- Bu sözleri bile içişlerimize karışmasının yeterince kanıtıdır. Eğer Başbakan, Suriye içi politikaların tarafı değilse, ben nasıl olur da ona söz veririm? O bana birtakım sorular soruyordu. Tavsiyelerde bulunuyordu. Ben de olaylara ilişkin kendi görüşlerimi anlatıyordum. Sohbet ediyorduk. Bize reform tavsiyesinde bulunuyordu. Ama ben zaten onunla konuştuklarımı halkıma da anlatıyor ve o yönde adımlar atıyordum. Suriye’de olayların başladığı 15 Mart’tan 6 gün sonra reform yönünde önemli adımlar atmaya başladık. Şimdi Erdoğan’a gidip sorsanız yine “reform” diyecektir. Oysa eğer samimi olmuş olsa bugün anlattıklarını 2004’teki görüşmelerimizde de anlatırdı. Şimdi bu kadar reformlardan bahsediyor. Ama 2004’te neden hiç reformu dillendirmiyordu?
Burada bir çifte standart, ikiyüzlülük var.

‘VAHİY Mİ İNDİ?’
Önceden Suriye halkına duyarlı değildi de birdenbire mi kabardı bu duygular? Sonradan vahiy mi geldi kendisine? Suriye halkını benden daha mı çok seviyor? Burada bir ikiyüzlülük var. Erdoğan başkalarınınkine karışmak yerine, kendi içişlerine baksın. Bizi bıraksın da
“komşularla sıfır sorun” politikasından geriye ne kaldıysa onu uygulamaya baksın.

‘KENDİ ÖZEL AJANDASI VARDI’
- Genel anlamda reform dediniz, ama spesifik olarak ne istiyordu Başbakan?
- Onun ve ekibinin kafasındaki proje daha büyük bir proje. Suriye’den daha büyük. Hatta benim pozisyonumu da kapsayan bir proje. Kendi özel ajandası var.
Teröristlerin Suriye’de özgür olmasını, onlara baskı yapılmamasını, tutuklanmamalarını, kendimizi onlara karşı savunmamamızı istiyordu. Bunları yapsak çok da mutlu olacaktı.

‘ÖNCELİĞİ MÜSLÜMAN KARDEŞLER’
- Kimden bahsediyorsunuz? İhvan (Müslüman Kardeşler) hareketi mi?
- İhvan bunlardan bir bölümü. İlk görüşmelerimizden beri Suriye’deki Müslüman Kardeşler hareketi konusunda hep çok heyecanlıydı. Onlarla o kadar çok ilgiliydi ki, Türkiye-Suriye ilişkilerinin gelişmesine onların sorunlarına verdiği önemi göstermezdi. Müslüman Kardeşler’e yardım etme ve onları savunma içgüdüsü, Erdoğan’ın izlediği Suriye politikasının gerçek çıkış ve dayanak noktasını oluşturmuştur. Elbette biz bu konuda ne Erdoğan’a ne de başka birine izin verdik, vermeyeceğiz.

‘KÖPRÜLERİ NEREDEYSE ATTIK'
-Erdoğan ile köprüleri attınız mı?
- Evet neredeyse öyle. Çünkü bu coğrafyada artık güvenilirliğini kaybetti. Bu kişisel bir sorun değil. Sadece Suriye değil diğer Arap halklarının gözünde de bu böyle.

-
Türkiye ile Suriye arasında yaşanan krizin bir çıkış yolu var mı sizce?
- Öncelikle Türk hükümeti hatalarından geri dönmelidir. Küçük olayları, büyük sorunlar yaratmak için kullanmamalı. Kişisel çıkarlar ve amaçlar yerine halklarımızın çıkarlarını gözetmelidirler. Türk halkı ve Suriye halkının bilinci bunu aşacaktır.

Gerçekten çıkış yolu aramak isterse Erdoğan’ın yapması gereken, ölen pilotun savaşa karşı onurlu duruş sergileyen babasının sözlerini dinlemektir.

‘GERÇEK YÜZÜNÜ GÖSTERDİ’
- Söylediklerinizden Erdoğan değişti anlamı çıkıyor? Tam olarak neydi değişen?
- Aslında Erdoğan’dan çok koşullar değişti. Ve bu yeni koşullar Erdoğan’ın gerçek yüzünü ortaya çıkardı. Şu örneklerle anlatayım:

İsrail, Gazze’ye saldırdığında Erdoğan’ın tavrını hepimiz biliyoruz. Ancak benzer bir saldırıyı aynı İsrail 2006 yılında Lübnan’a yaptığında Erdoğan aynı tonda tepki göstermedi.

Oysa hem Gazze hem de Lübnan’dakiler tek düşman olan İsrail’e karşı savaşıyor.

İsrail iki tarafta da neredeyse eşit sayıda, yaklaşık 1600 kişi öldürdü.

Neden işin içinde Hamas olunca Gazze’ye sahip çıkıyor, bağırıp çağırıyor da, konu Hizbullah’ın bulunduğu Lübnan’a gelince hiç sesi çıkmıyordu?

‘MEZHEPÇİ DÜRTÜSÜYLE HAREKET EDİYOR’
- Size göre neden?

- Mezhepsel dürtülerle hareket ediyor da onun için. Bu çıkışlar hep zihninin arkasını yansıtıyor. Çünkü Hamas ile Hizbullah arasında mezhepsel farklılık var.

Örneğin ikiyüzlü biçimde Suriye halkı için ağlıyor da neden Körfez ülkelerinde öldürülenler için ağlamıyor? O ülkelerin demokrasi sorunlarına neden karışmıyor?

- Hangi ülkelerden bahsediyorsunuz?
- Aralarında Katar’ın da olduğu bazı Körfez ülkeleri diyebilirsiniz.

‘HEM İSRAİL’E KAFA TUTUYOR HEM DE KORUYOR’
- Mavi Marmara olayında mesela bağırıp çağırmak dışında neden bir adım dahi atmadı Türkiye? İsrail’e bu kadar kafa tutmasına rağmen neden onu koruyacak bir füze kalkanının topraklarında konuşlanmasına onay verdi?

Bu radarı ABD kendisine yönelik bir tehdit için mi oraya koydu sanıyorsunuz? Bu kadar uzaktan hangi ülke risk oluşturabilir ki ABD’ye. Tabii ki değil. Yanıt İsrail’i korumak içindir.
Bu olaylar Erdoğan’ın gerçek yüzünü ortaya çıkardı. Erdoğan değişmedi. Bölgedeki insanların Erdoğan’a bakışı değişti. Erdoğan ve güvenilirliği artık Arap coğrafyasında tüm çıplaklığıyla tartışma konusudur,


Perşembe, Mayıs 24, 2012





BU MEKTUBU DİKKATE ALIR MISINIZ ?..F.MORAY
Değerli dostlarım ve silah arkadaşlarım (!..)  aşağıda ;  bir  vatandaşın Türk Silahlı Kuvvetlerinin  başkomutanı Necdet  Özel paşaya  yazdığı  mektubu okuyacaksınız..  Ben dikkatle okudum  ve uzun yıllar Türk Silahlı Kuvvetlerine  hizmet vermiş bir asker olarak  utanç duydum. Neden mi?
Yıllar evvel askerlik hizmetini bitirmiş bir yedek subayın gösterdiği duyarlılığı gösteremeyen  bir kuvvetin mensubu olduğum için.
Öncelikle Vatanını sevdiğine yürekten inandığım  yedek subayın uyarılarını  küçümsemediğimi ,aksine  yürekli  vurgulamalarından dolayı onunla iftihar ettiğimi bilmenizi  isterim.
O nedenle diyorum ki, uyanın, silkinin ey ! Kutsal Asker Ocağının  yıllardır  ekmeğini yiyen , suyunu içen, kahrını çeken emekli subay/ Astsubay  derneğinin üyeleri ! Evinin bir köşesinde yaşamının sonunu bekleyen ve   Türkiye gerçeklerine kulaklarını tıkayan silah arkadaşlarım! Uyanın artık. Zira bu suskunluk , duyarsızlık pek hayra alamet değildir.

Bencil düşüncelilerin  baş tacı yaptığı  “Ömrümüzün sonuna geldik , ben keyfime bakar, işimi görürüm,   benden  sonrası tufan  ne olursa olsun, umurumda değil"  deyiminin kölesi oluyorsanız eğer,  işte o zaman bu ülke yıkılıyor , torunlarımızın istikbali kararıyor  ve atalarımızın kemikleri sızlıyor demektir.
Huzurlu  ve güvenli yaşamımız  için , olağan üstü  mücadele vererek  yoku var eden , imkansızı gerçekleştirerek  kanla sulanmış  bu kutsal vatan topraklarını  bizlere  emanet eden Atalarımızın kemiklerini sızlatmak var mıdır bizim kitabımızda ? Harp okullarında ettiğimiz andı nasıl bir kalemde siler atarız anlamakta zorlanıyorum.

Değerli dostlarım, yıllardır ‘kemik kırılır ve yen içinde kalır’ şiarıyla hareket ederek TSK’nın yıpratılmaması adına amansızca mücadele verdiğimi hepiniz bilirsiniz. Bunu neden söylüyorum. İçimizde çürük elmaların olduğunu ve bundan sonra da olacağını bildiğim için tabii ki. Sizi bilmem ancak bu vurdum duymazlık karşısında benim yaşam azmim her geçen gün biraz daha  kırılıyor ve  tahammül gücüm  azalıyor…
 Bu suskunluk ve vurdum duymazlığın götürüsü ,  korkarım yalnız TSK’nın yıpratılmasıyla kalmayacak, olaylar  karşısında sessizlik ,  tepki koyamamak  Türk ulusunun da sonunu getirecektir. Ayrıca;  yaklaşan hazin sonu görebilmemiz için kain olmaya da gerek yoktur. Vatanını ve milletini seven, tarihini  bilen Türk insanı , üzerimizde oynanan oyunları görür , bilir ve gereğini  canını hiçe sayarak yerine getirir diye umut ediyorum.. 

Sonuç olarak;
torunlarımızın  istikbali için Aydın Özdalga’nın Genelkurmay başkanına  yazdığı mektubu  şimdi sizlerle paylaşmanın zamanıdır. Lütfen dikkatle okuyunuz..
En derin sevgi ve saygılarım ise ;  üzerimizde oynanan tehlikeli oyunları görmekle kalmayıp atalarımızın özveriyle yaptığı  mücadelenin fazlasını verebilecek olanlaradır. 24 Mayıs 2012.
Fevzi MORAY  
                                                   ***
VE ASTEĞMEN PAŞAYA EMRETTİ!
Asteğmen Aydın Özdalga’dan Genelkurmay Başkanı Orgeneral Necdet Özel’e
"açık mektup" şeklinde talimat!

Sevgili Paşam, Lafı fazla uzatmayacağım.

Türkiye’nin güneydoğu bölgesi bugün itibari ile, düşmanların saldırısı altındadır.
Bu iş Ankara’nın göbeğinde karargah binasında oturarak olmaz.

Unutmayın, Atatürk Kurtuluş Savaşını Ankara’da oturarak değil, Kocatepe’de ordusunun başında durarak kazandı:

Sarışın bir kurda benziyordu. Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı.
Yürüdü uçurumun başına kadar, eğildi, durdu.

Bıraksalar ince, uzun bacakları üstünde yaylanarak ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak Kocatepe'den Afyon Ovası'na düşmanın üzerine atlayacaktı...

Hemen üstünüzdeki karargah kıyafetini çıkartın ve manevra kıyafetinizi giyin. Daha sonra da karargahın önündeki Genelkurmay Forsunu indirin ve çantanıza koyun.
Genelkurmay Karargahındaki tüm kurmay kadronuzu da, manevra kıyafetini giydirerek, hep birlikte uçağa binerek, Diyarbakır’a uçun.

Diyarbakır’a varınca da Genelkurmay Forsunu 7. Kolordu Karargahındaki direğe çekin ve sadece tek bir cümlelik açıklama yapın:
“ Misak-ı Milli sınırları içinde tek bir düşman kalmayana kadar, buradayım “

TSK’nın var olan tüm asker ve ateş gücünü güneydoğuya yığın. Yetmezse yedekleri, hatta benim gibi, artık askerlik çağı dışına çıkmış kişileri de silah altına alın. Ben koşa koşa gelirim.
Bu mücadele için hangi olanaklara ihtiyacınız  varsa isteyin. Hükümet istediklerinizi vermezse, bu millet % 50 oy verdiği hükümetten hesap sormasını da bilir.
Düşmanla mücadele, karargahlarda ya da karakollarda oturup, ara sıra bölgede devriye gezerek olmaz. Olursa da, işte böyle olur ve Mehmetçik sürekli pusuya düşer.

Nasıl ki düşman küçük gruplar halinde dağlarda gezerek yaşıyorsa, Mehmetçik de öyle yapmalı, dağlarda yaşamalı. Bir temas anında en yakın birlikten – ki mesafe 1.000 metreyi geçmez – ve hava unsurları desteği gelir.

Toplasan 2.000 düşmana karşı, onlar gibi dağlarda yaşayan 20.000 asker yeter de artar bile. Sivrisinekle, tank ve topla mücadele edilmez. Bugün gördük, düşman mayın döşeyip zırhlı araçları havaya uçurabiliyor.
Askerlik hakkında bildiklerim Tuzla Piyade Okulunda aldığım 4 aylık eğitim, okuduğum kitaplar ve izlediğim belgesellerle sınırlı. Bir de 30 yıldır kahrolarak izlediğim başarısız terör mücadelesi ile gözlemlerim var.

Bu nedenle, 40 yıllık bir piyade subayı olarak, yazdıklarıma belki de güleceksiniz. Ama unutmayın ki, 30 yıldır bitiremediğimiz düşman ne harp okulu mezunu, ne de harp akademisi mezunu. Düşman çok basit bir taktikle; “ Dağda yaşa, küçük gruplar halinde gez, büyük eylem öncesi birleş ve vur - kaç “ taktiği ile bize kan kusturuyor.

Tabi terör ile mücadelede daha iyi bir stratejiniz varsa, onu uygulayın.. Ama bugünkü stratejide daha fazla ısrar etmeyin. Varolan strateji iflas etmiştir.

Ve bir tavsiye... F-16’lar gece Kandil’i vurmuş ! Eğer amaç pilotlara atış eğitimi vermek ise, bir diyeceğim yok. Yok amaç düşmanı yok etmekse, heyhayt... Daha jetler gelmeden düşman mağaralara girer, belki bir kaç düşman ölür, hepsi bu.

Düşman çölde çadırda yaşasa jetle vurmak doğru olurdu ama, düşman dağda ve mağarada yaşıyor. Harcanan paraya yazık. Kandil’in çözümü ancak havadan indirilen ve karadan Kuzey Irak’a giren birliklerin kıskaç harekatı ile olur. Tıpkı 1974’deki Kıbrıs Barış Harekatında olduğu gibi...

Bir de lütfen bu yıl 30 Ağustos Zafer Bayramı resepsiyonu falan vermeyin. Gün, resepsiyon günü değil, mücadele günü.

Hayırlısıyla düşmanı Güneydoğu’dan silip, Ankara’ya döndüğünüzde, Zafer Bayramını hep birlikte coşkuyla kutlarız.

Saygılarımla.

Dönem Piyade Asteğmen

Pazar, Mayıs 13, 2012


ELİ ÖPÜLESİ ANALAR KUTSAL VARLIKLARDIR..
Değerli  dostlarım,  baş tacım, yaşam kaynağım, gururum,  her şeyim olan Anamı kaybettiğim 27 nisan 2008 tarihinden bu yana dört yıl bir ay geride kalmış. Bu gün anneler günü  ve ben yine o kutsal varlığa olan sevgimi , saygımı ve minnet duygularımı , onun bize  bahşettiği  tüm güzel hasletleri  siz değer verdiğim kutsal varlıklarla  bütünleştirerek huzur bulmaya çalışıyorum..  Aradan dört yıl geçmesine rağmen sanki dün Allah'ın  kollarına  emanet etmişim gibi  olay  tazeliğini korumaktadır. Beynimden ve  yüreğimden asla silinmeyecek olan sevgili anneme  Allahtan rahmet diliyorum.  Biliyorum ki o mukaddes varlık Cennetin en mutena yerinde bulunuyordur.
                                          ***
Değerli dostlarım kendimi bildim  bileli  ilke olarak Anaların,  Bacıların, Ninelerin, netice olarak Kutsal Varlıklar olan Bayanların yüceliğine yürekten inanmışımdır. O nedenledir ki, bu gün dile getirdiklerimi ;  şehit düşen , yaralanarak  gazi  mertebesine ulaşan kahramanlarımızın acılarını  en çok hisseden  analarımıza ithaf etmek istedim..
Bu vesileyle sizlerin bu anlamlı gününüzde  mübarek ellerinizden öpüyorum.
Yaşayan mukaddes varlık olan hanımefendiler  layık oldukları şekilde huzur içinde yaşamlarını sürdürsünler.  Kaybettiğimiz analarımız   ise nur içinde yatsınlar.
Tartışmasız böylesine kahramanları dünyaya getiren anaların   mekanı  CENNETTİR..
En candan sevgi ve saygılarımla.13 Mayıs 2012- İZMİR.
Fevzi MORAY

Çarşamba, Nisan 18, 2012

Hıncal Uluç'dan Engin Ardıç'a bomba gibi yanıt..

Değerli dostlarım kahraman silah arkadaşlarım, bir yerlerden kuvvet alarak Ulu Önder Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK'e  saldıranların başını Engin Ardıç denen bir  yazar(!)  çekmektedir. Allah bu gibi  kadir bilmezlere ve tarihi bilinçli saptıranlara akıl fikir versin. Ne diyelim..
Fevzi Moray

 21 Mart Cumartesi günü Sabah'ta yayınlanan Engin Ardıç'ın yazısı ;

BU YAZIYI TEKRAR ETMEDE YARAR GÖRDÜM.SUSANLAR BELKİ BİR GÜN UTANIR DİYE
Engin Ardıç'a Hıncal Uluç'tan yanıt
Engin Ardıç yazısı
21 Mart Cumartesi günü Sabah'ta yayınlanan Engin Ardıç'ın yazısı ;
 Atatürk'ün pasaportu var mıydı?
Atatürk'ün yurt dışına hiç çıkmadığını hep biliriz... Bu, büyük
 bir erdem olarak pazarlanmıştır: Kendisi hiçbir yere gitmeden herkesi
ayağına getirmiş!
 Herkes dedikleri, İran şahı ve İsveç kralı gibi "kıyıdan
 köşeden" adamlar, bir de İngiliz kralı Edward tabii... Yanında da Mrs
 Simpson... Ama o da aşkı uğruna kısa bir süre sonra tacı tahtı
 bırakacağından, bu gezinin bir yararı olmamış. Olamazdı da... İngiliz
 kralı ya da kraliçesi "hüküm sürer ama idare etmez" ... Meclise
 izinsiz giremediği, seçimlerde oy kullanamadığı gibi, dış politikaya
 da karışamaz!
 Bunun dışında kim gelmiş Türkiye'ye? Hitler mi, Stalin mi,
 Mussolini mi, Roosevelt mi, Hirohito mu? Hiçbiri.
 Keşke İspanyol başkanları Alcala Zamora ya da Manuel Azana
 gelselerdi de, "asi generallere" karşı İspanyol Cumhuriyeti'ne sahip
 çıkma onuruna kavuşsaydık yahu...
 Ama niçin geleceklerdi? Türkiye önemli bir ülke değildi ki,
 kendi kabuğuna çekilmiş, yaralarını sarmaya ve Batılılaşma girişimini
 temele indirmeye çalışan, "dünya sahnesinin önünden çekilmiş" bir
 ülkeydi... Her türlü Osmanlı mirasını da reddettiği için (borçların
 bir kısmı hariç!), "beni kendi halime bırakın, karışmayın, bulaşmayın"
der gibiydi dünyaya...
 Atatürk'ün yurt dışına hiç çıkmamış olması niçin büyük bir
 başarı olarak değerlendirilmiştir?
"Kendi kabuğuna çekilmek, kendi yağıyla kavrulmak" erdem sayıldığı için!
 Bu da memur zihniyeti değilse, memur zihniyeti başka nasıl olur acaba?
 Ve de Atatürk'ün bazı Anadolu kasabalarını dolaşmış olması niçin
 büyük birer olay gibi pazarlanmıştır? Hele İstanbul'a her gelişi niçin
 "tarihi gün" sayılmıştır?
 Yani tasavvur edebiliyor musunuz, Hitler'in Stuttgart'a gelişi
 bayramı, Mussolini'nin Venedik gezisi şenlikleri, Stalin'in Odessa'yı
 ziyaretinin bilmemkaçıncı yıldönümü kutlamaları... Var mı böyle bir yağcılık?
 Toplum o kadar "donuk", ulaşım o kadar yetersiz durumdaydı ki,
 bir yerden bir yere gitmek başlıbaşına heyecan verici, serüven gibi
 bir şeydi o dönemde...
 Keşke bu gibi çarçur gezilerle övüneceğimize, "Atatürk'ün uçağa
 binip Atina'ya gitmesi ve eski düşmanlarını kucaklaması, Atatürk'ün
 Cenevre'de yaptığı ünlü Milletler Cemiyeti konuşması, Atatürk'ün
 tarihi Beyaz Saray ziyareti, Atatürk'ün meşhur Moskova gezisi,
 Atatürk'ün unutulmaz Paris barış görüşmeleri" gibi hatıralar
 kalsaydı... Ayıp mı olurdu, günah mı?
 Belki o zaman cumhurbaşkanlarımızın ya da başbakanlarımızın dış
 gezileri de memurlarımıza ve memur ruhlularımıza küfür gibi
 gelmezdi!...
> Atatürk hiç yurt dışına çıkmadı dedik, bu hem doğrudur hem yanlış...
> Atatürk yurt dışına çıkmadı ama, Mustafa Kemal çıktı!
 Libya'ya gitti çarpışmaya ama orası yurt dışı sayılmıyordu...
 Bunun dışında Sofya'ya, Berlin'e ve batı cephesine de gitti
 görevli olarak, Viyana üzerinden Karlsbad'a da gitti (Karlovy Vary)
 sağlık  nedenleriyle...
 Ama o zamanlar bir "imparatorluk subayıydı" ...
 Hani şu nefret kustukları Osmanlı İmparatorluğu vardı ya, onun
 ordusunda subaydı.
 1919 yılında ordudan istifa edene kadar bir Osmanlı subayıydı.
 Hadi kim hayır diyecekse desin de alnını karışlayayım.
 Hıncal Uluç'un Engin Ardıç'a yanıtı;
 Atatürk'e dil uzatanlara...
 Önce biri hafta sonu hiç yüzü kızarmadan saldırdı gene,
"Atatürk'ün pasaportu var mıydı" diye.. ..
 Ve çizdiği Atatürk portresine bakar mısınız?..
 "Vizyonsuz..Memur zihniyetli biri.."
 Utanmazlığın ölçüsüne bakar mısınız?..
 Yıkılmış, tükenmiş, bitmiş, işgal edilmiş Osmanlı'nın
 küllerinden, Avrupa'nın "Hasta Adam" dediği Türkiye'den, modern bir
 batı cumhuriyeti yaratan adam için çizilen tabloya, aşağılamaya
 bakarmısınız?..
 "Memur zihniyetli, vizyonsuz!.."
 Bu korkunç kafaya, bu örümcek düşünceye yanıtı, ayni günün
 gecesi, Rus Kızıl Ordu Korosu muhteşem bir yanıt verdi, tesadüfe bakın
bu defa, TİM'de.. Ben ordayım üç kardeşimle, Öcal Serpil ve Kemal'le...
Salon son koltuğuna kadar tıklım tıklım doluydu ve herkes,
Atatürk'ün neler yaptığını anlatan Kızıl Ordu korosuna hem de nasıl
coşkuyla eşlik ediyordu..
 "Bir hızla kötülüğü geriliği boğarız,
 Karanlığın üstüne güneş gibi doğarız.
 Türk'üz bütün başlardan üstün olan başlarız;
Tarihten önce vardık, tarihten sonra varız."
 Türk'üz Cumhuriyet'in göğsümüz tunç siperi,
 Türk'e durmak yaraşmaz, Türk önde Türk ileri."
 "Karanlığın üstüne güneş gibi doğmak" nedir bilir misin sen, karanlık adam?..
 O senin memur zihniyetli, vizyonsuz dediğin adam, o yıllarda
 yepyeni bir devlet, çağdaş, bir cumhuriyet kuruyordu, bir ulusun
 kaderini değiştiriyor, dünyaya, hele de Müslüman dünyaya örnek
 oluyordu, öğretmediler mi sana?..
 O vizyonsuz, o "Memur zihniyetli" dediğin adamın dünyadaki
 itibarını, saygınlığını bilir misin?..
 Efendim "Kimse gelip gitmemiş Türkiye'ye Atatürk zamanında.."
 İngiltere Kralı gelmiş ama, o sayılmazmış.. Çünkü adamın zaten
 yetkisi yokmuş..
Birleşik Krallık kralının ülkemize, Atatürk'e gelişini bir
formalite sanıyor.. Peki o zaman "Pasaportlu" Abdullah Gül'ün iki
günde bir yurt dışına gitmesi, bu ülkede devlet başkanları ağırlaması
ne?.. 
Atatürk'e gelen İran Şahı adam değil de, Gül bugün İran'da ne arıyor peki?..
 Adamın, Atatürk'e saldırma gözlerini öyle karartmış ki, ne  dediğini bilmiyor, çelişkiler içinde..
 İngiltere Kralı, İran Şahı, gelmemeliymiş de, kim gelmeliymiş?..
 Hitler, Mussolini, Stalin.. Verdiği örneklere bakar mısınız?..
 Hafazanallah.. Bunlardan biri gelmiş olsaydı kazara, bugün
 kimbilir neler yazardı, düşünebiliyor musunuz?.
 İngiliz Kralı yetkisiz.. 
Peki yetkilisi, hem de azılı Türk  düşmanı Lloyd George ne dedi, hem de Birleşik Krallık Millet  Meclisinde..
 "Arkadaşlar, yüzyıllar nadir olarak dahi yetiştirir. Şu talihsizliğimize bakın ki o büyük dahi çağımızda Türk Milleti'ne nasip oldu. Mustafa Kemâl'in dehasına karşı elden ne gelirdi."
Atatürk uçağına atlayıp Yunanistan'a gitmemişmiş.. 
Venizelos'la kucaklaşmamış.. Ama Venizelos yenildiği düşmanı Atatürk'ü 1934 yılında
 Nobel Barış Ödülüne aday göstermiş.. Nasıl olmuş bu peki?.. Vizyonsuz,
 memur zihniyetli, içine kapanık adamdan başkasını bulamamış mı, Yunan
 Lideri, "Dünya barışına en hizmet eden kişi" diye seçecek?..
Atatürk Mussolini'ye gitmemiş. O da Türkiye'ye gelmemiş.. Ama
 Atatürk'ün süvarileri İtalya'ya gidip, zamanın en büyük binicilik
 kupasını, hem de Mussolini'nin adını taşıyanını Türkiye'ye
 getirmişler.. Bu müthiş spor hamlesinin ne manaya geldiğini bilir
 misin sen?.. O vizyonsuz, memur zihniyetli adamın, o sıralar nasıl bir
Türkiye kurmakla meşgul olduğunu anlayabilir misin, bu örnekten yola
 çıkıp?.. Aklın erer mi?.
 Erer.. Bal gibi erer de işine gelmez söylemek... Sen ve senden  yüz bulup hemen ertesi gün Atatürk'e saldıran yamağın da bilir  bunları, çok iyi..
 Kilitleyin bilgisayarınızı gene de, size yağan e-mailler geri  dönsün tamam mı?.. Yüreğiniz o kadar..
 Bakın, bugün bu köşede, 20'inci Yüzyılın en önemli adamlarının
Atatürk hakkında söylediklerinden bir derleme seçtim sizin için..
 Okuyun, iyi okuyun ve iki günde bir saldırdığınız, sövdüğünüz, dalga
 geçtiğiniz Mustafa Kemal Atatürk'ün nasıl bir devlet adamı, nasıl bir
 deha, Türkiye için nasıl bir şans olduğunu iyi öğrenin..
 Ne yazık ki, sizin için de büyük şans oldu Atatürk!.
 O olmasaydı, bugün bu köşelere oturup bu saçmaları bu kadar
 özgür yazma imkânınız olur muydu?..

Çarşamba, Nisan 11, 2012

SUÇSUZ İNSANLARA KULAK VERİNİZ!

                                                                                                                                                                                                                         ALLAH AŞKINA SUÇSUZ İNSANLARIN HAKLI FERYATLARINI DUYUNUZ , DUYURUNUZ!
Değerli dost ve silah arkadaşlarım, öncelikle , ülkemizdeki hukuksuzluğun, adaletsizliğin ne boyutlara ulaştığını  görmek istiyorsanız  eğer , İlhami Yangın ve Soner Yalçın’ın  ye4ni çıkan  “Cümbür Cemaat”  ve  “Samizdat.” adlı kitaplarını mutlaka  okumalısınız derim.  İspatlı, delilli gerçekleri  okudukça vay be! Bu kadar da olur mu diyerek  hayretlere düşeceksiniz .Şimdi bu minvalde  sizleri başka bir gerçekle buluşturmak  istiyorum.
Bu gün sizlere;  her zaman duyurmaya çalıştığım gibi Ergenekon  , Balyoz,  Poyraz köy, Lodos köy!  Batı köy! Doğu köy! Ve  benzeri adlar altında   demir parmaklıklarda suçsuz yere yatan  bir silah arkadaşımın  daha ,  engellenen(!) feryatlarını duyurmaya çalışacağım.
Bu feryatlar duyurulmadığında  , bilinip  duyarsız kalındığında  inanın çok acı çekiyorum. . Düşmanın ,   düşmanına reva göremeyeceği bu davranış biçiminin  kutsal kitaplarda (!)   yeri ;  ‘katliam’la eş değerdir.  

Aynı zamanda vahşettir, hainliktir, kindarlıktır, zalimliktir, cahilliktir  olumsuz ne derseniz deyin o dur işte…
Suçsuz  olduklarına yürekten inandığım  vatan evlatlarına , düşünen , gerçekleri bizlere aktarmaya gayret eden  ilim irfan sahibi  vatanperver değerlere  yapılan bu zulmü  şiddetle kınıyorum. Tepki vermekte  inanın  çoğu kez yetersiz kalıyorum.  Ama Allah’dan ki imdadıma  Milli Gazete yazarı sayın  Mehmet Şevki Eygi beyin  bundan iki yıl evvel kaleme aldığı sizlerin de gözünden kaçtığını bildiğim  beddua yazısı yetişti de biraz olsun ferahladım..
Milli Görüş çizgisinde olan ve  Ahlak,  Maneviyat  ve  Hakkı üstün kılan  felsefeyi  benimseyen   Milli Gazetenin yazarı Sayın  Eygi’nin yazısıyla  sizleri baş başa bırakıyorum.                                                                     
“Allah cezanızı Versin” Mehmet Şevki EYGİ.
“İSLAMCILIĞIN cıcığını çıkarttınız, Allah belânızı versin!.. Ben çoğunuzun o eski mücahitlik günlerini bilirim, Ne nutuklar atıyor, mangallarda kül bırakmıyordunuz. Sonra mücahitlik postunu çıkardınız müteahhit oldunuz.
Müslümansan, hangi meşrep ve mezhepten olursan ol, Mutlaka doğru ve dürüst olmak zorundasın. Bre uğursuzlar!. İslam'da devlet ve belediye bütçelerini hortumlamak var mıdır? Rüşvet almak var mıdır? Haram yemek var mıdır? Her türlü emanete hıyanet etmek var mıdır? Yalan söylemek, halkı aldatmak var mıdır?
Arsa ve arazileri yapılaşmaya açarak, binalara fazla kat çıkma izni sağlayarak haram komisyonlar almak var mıdır? İhalelere fesat karıştırmak var mıdır? Haram yollarla süper zengin olmak var mıdır?
Size beddua ediyorum. Allah belanızı versin!.. İki yakanız bir araya gelmesin!. Haram servetlerinizi huzur içinde yiyemeyin emi!. Müslümanların yüzünü kara çıkarttınız...Başınız belâdan kurtulmasın.”                                                                                                                                
                                                    ***
Sayın Eygi’nin  belirttiklerine  bir ilave de ben yapmak isterim. Rüşvet alan, yolsuzluk  yapan,  masum insanlara zulmedenlerin , hak ve hukuku kendi çıkarlarına göre  uygulayanların    Kutsal  kitapta   adı Deccal  (kötü yaradılışlı kimseler) olarak açıklanmıştır.  Dolayısıyla da Gaflet (olaylardan bihaber) ,  dalalet  (doğru yoldan sapan)ve hıyanet içerisindedirler.   
Hepinizin bildiği gibi, Tuncay Özkan , Mustafa Balbay  ve  ismini sayamadığım  nice suçunu bilmeyen veya ispatlanmamış   değerler tutuklanarak zindanlarda  çile çekmektedir. Çektikleri  acıyı Hapishane köşelerinden bin bir zorlukla  kitaplaştırıyorlar ve  bizleri gerçeklerle buluşturmanın mücadelesini veriyorlar. 

Sorarım sizlere, Türk  kamu oyunu yakından ilgilendiren  konuları bizlerle buluşturacak kurum kimdir?  Şu sıralar  en etkin iletişim vasıtalarıyla  boş beyinlerimizi  evlenme programları ,  survivor, futbol  ve benzeri yayınlarla  adeta dumura uğratan  ‘Medya’ değil midir? Evet diyorsanız   medya sektörünce  nasıl uyutulduğumuzu   , dünyadan bihaber  yaşama mahkum edildiğimizi de bilirsiniz.   
O halde ellerindeki   namütenahi  iletişim vasıtalarıyla  mahkemede olup bitenleri   evimizin ekranlarına , patronu oldukları gazetelerin baş köşelerine büyük puntolarla taşımalarına   kim-kimler engel oluyor bilmek gerekir..
Üzülerek belirtmeliyim ki, Türk insanı ;  bilmesi  gerekenleri  duyamıyor , göremiyor ve  küresel gücün  önümüze koyduğu hedef  şaşırtan  programlarla  maalesef oyalanıyor .
Medyanın   nasıl yozlaştığını,  emperyalistlere hizmet götüren önemli bir  Psikolojik savaş vasıtası  olduğunu   sıkça  sizlerle paylaşmaktayım bilirsiniz.
Emperyalistlerin  kontrolünde olan Medyayı  kazanamadığımız  ve  hedeflerimize giden yolda kullanamadığımız takdirde   ayakta kalabilme şansımız yoktur sevgili dostlarım..
Yaşanan 1960 ihtilalinden bu yana  medyanın  nasıl ivme kaybettiğini , iletişim zekasının  ülke aleyhine nasıl tecelli ettiğini  genç kuşaklara aktarmak şart olmuştur..
O nedenle yaşantımdan  önem verdiğim kısa  bir kesiti  özellikle genç nesillerle  paylaşmak istiyorum..
O zamanlar daha henüz 12 yaşında sokakta misket oynayan  biriydim.   Beni pek ilgilendirmeyen  bir konuyu ( ihtilal sonrası mahkeme duruşmaları)  hafızama  çakan  da,   şu  sıralar  şikayetçi olduğumuz  medyaydı. Ne oldu da  yazılı, görsel basın yayın kurumu ayarlı hale,  yazar kasalara dönüştü anlamak mümkün değil..  
1960 ihtilali ve  sonrasını   benim yaşımda olanlar  hayal meyal değil, çok iyi hatırlarlar  diye iddialı konuşuyorum. 60’lı yıllar, televizyon yok ,bilgi sayar  yok,  yok oğlu yoklar,  gizli güçlerce  itilen kakılan  ve  uzun uzadıya giden  kuyruklar ülkesiyiz.  Yasıada  da kurulan mahkemede olup bitenleri  radyoya  kilitlenerek dinlerdik.
                                                        ***
O nedenledir ki, üç dört senedir tutuklu olarak zindana kapatılan vatan evlatlarının yazdığı kitap ve mektupları bizlerle buluşturanları  en içten duygularla tebrik ve takdir ediyorum .
Şimdi  ;  84 subayın “Balyoz Çığlığı”nı tek seste toplayan ve Hadımköy Askeri Ceza Evinde yatmakta olan  Değerli silah arkadaşımız  Tuğamiral Turgay Erdağ’ın acı ve  gerçek feryatlarını  okuma zamanıdır.
Lütfen tek kelimesini bile gözden kaçırmadan hapishane  köşelerinden  televizyon kanallarımıza yansıtılması engellenen(!)  feryatları okur  ve okutur musunuz? En derin sevgi ve saygılarımla..
Fevzi MORAY la.            **********                                                -------------------------------------------------------**************************_,_.___
Tuğamiral Turgay Erdağ. :
“Merhaba,
Güzel bir güne, güneşli bir sabaha açtık gözümüzü bu sabah. Ve yine bu sabah… aramızda demir parmaklıklar olmadan göremedik güneşi… Yanımızda eşimiz, çocuklarımız olmadan uyandık güne. Ben bir yılı aşkın bir süredir Askeri Cezaevinde tutuklu Tuğamiral Turgay Erdağ.
Bir yıldır eşimi ve 12 yaşındaki oğlumu ayda bir kez görebiliyorum. Seksenli yaşlarını yaşayan anne ve babamı bu bir yılda sadece bir kez görebildim… Ve sadece bir saat. Bu bir saatlere neleri nasıl sığdırıyoruz, düşünün.
Evladınızın kokusunu içinize depolayacaksınız mesela, bir ay idare edecek sizi. Eşinize özleminizi depolayacaksınız mesela. Moral alacak, moral vereceksiniz bu bir saatte. Ayrılırken, anne ve babanızın gözyaşlarını ellerinizle sileceksiniz. Arkaları size dönük uzaklaşırken eşiniz ve çocuğunuz, kendi gözyaşlarınızı ellerinizle sileceksiniz, göstermeyeceksiniz onlara.
Her ay sevdiklerinizin sizi bir kafesin içinde bırakıp gitmelerine dayanacaksınız.
Bunun nasıl bir işkence olduğunu duyumsayabiliyor musunuz? Hele hiçbir suç işlememişseniz… 

Biz neden tutukluyuz, biliyor musunuz?
İki yıldır toplanamayan deliller nedeniyle tutukluyuz…
Delilleri karartma ihtimalimiz nedeniyle tutukluyuz. 
Hepimiz kendi irademizle koşa koşa yargı karşısına geldiğimiz halde kaçma şüphemiz olduğu için tutukluyuz…
Suçlandığımız konu, yasadaki katalog suç tanımı içinde yer alıyor diye tutukluyuz.
Bizi suçlayan delillerin sahte olduğunu 1500’den fazla maddi olgu ile kanıtlamamıza rağmen, hakkımızda kuvvetli suç şüphesi olduğu için tutukluyuz…

Bir çağrım var sizlere; bizi görmeye gelin lütfen… Kimiz biz? Dünyaya nasıl bir gözle bakarız? Neye benzeriz?

Gelin; ailemizi görün, eşimizin, çocuklarımızın gözlerine bakın. Arkadaşlarımızla tanışın. 
Özellikle bizden kuşkulanıyorsanız gelin..

Gelin; ne ile suçlandığımızı görmek için, bu suçlar için gösterilen delil denilen şeyleri görmek için gelin.

Gelin; bizi suçlayanların gözlerinin içine bakmak için, yüzlerce subayın…Kendilerine tek bir soru bile sorulmadan neden tutuklu olduğunu görmeye gelin.

Gelin; hani biz camileri bombalayacaktık ya, bunu yapacağı iddia edilen insanların, bu iddiayı nasıl rezil ettiğini görmeye gelin.

Gelin; hani biz kendi uçağımızı düşürecektik ya, bunu yapacakları iddia edilen insanların, bu iddiayı nasıl gülünç duruma getirdiklerini görmeye gelin.

Hukuk Fakültelerinin değerli dekanları, hocaları, öğrencileri, Türkiye’deki hukukçular gelin; iddianamemizi alın okulunuza, evinize götürün, inceleyin, hukuka uygun mu tartışın, iddianameyi hazırlayan savcılar hakkındaki avukatlarımızın HSYK’na suç duyurusunu alın, inceleyin, tartışın…  
Neden farklı düşünen yargıçların kısa bir sürede sistem dışına çıkarıldıklarının analizini yapın, gelin ve gerçeğin ne olduğuna kendiniz karar verin.

…  “Camileri bombalayacaklardı” manşetli gazete fotoğrafını öne çıkaran medya organlarında çalışan, gerçeği yazmakla yükümlü gazeteciler gelin, yaptığınız haberlerle ilgili bu mahkemede neler söylendi, yalan oldukları hangi belgelerle kanıtlandı, dinleyin, sorun, öğrenin.

Türkiye’yi yöneten insanlar gelin; adaleti olmayan hukukun nasıl bir zulüm yarattığını bizzat görün.

Delilden suça ve suçluya gitmesi gereken yargının önce suçlu, sonra suç ve sonra da delil bulma sırasıyla işlemesinin yarattığı zulmü ve çağ dışılığı görün… Engizisyon uygulamalarına son verin. Savunmaların da gazete ve televizyonlarda suçlamalarla aynı büyüklükte yer aldığı eşit bir dünya yaratın.

Yalnızca asker olduğumuz için haklarımızı savunmaktan korkan insanlar gelin; askerler de insandır ve insan hakları bizim içindir de aynı zamanda… Askerler de eştir, babadır; onların da duyguları, farklı siyasi görüşleri vardır, gelin… 
Silahlı Kuvvetler geçmişte hatalı uygulamalar yapmış olabilir. Sadece Silahlı Kuvvetler mi hata yaptı? Gazeteciler yapmadı mı? Siyasetçiler yapmadı mı? Bilim insanları yapmadı mı? Geçmişte hata yapan insanlar var diye bir meslek grubunun bu günkü mensuplarına düşman mı olmalıyız? Geçmişte hata yapıldıysa bunun hesabını o meslek grubunun bu günkü mensuplarından mı sormalıyız? Ya onlar da geçmişteki bu yanlışlardan zarar görmüşlerse…

Komutanlarım, silah arkadaşlarım gelin… Hukuka saygı adına hukuksuzluğa güç vermeyin. Suçsuzluğumuzu haykırın, susarak delil üreten çeteye moral vermeyin…

Güzel ülkemin iyi yürekli insanları gelin; suçsuzluğumuzu nasıl ispat etmek zorunda bırakıldığımızı görün. Siz de bir gün suçsuz olduğunuzu ispat etmek zorunda kalabilirsiniz. Gelin bunun en canlı örneğini bu günden görün.

Gelin; çocuklarımıza bırakacağımız bir dünyanın nasıl olmaması gerektiğini görün. Nefret, intikam ve rövanş duygularının bize daha fazla gözyaşı getireceğini, geleceğe de nefret, intikam ve rövanş tohumları serpeceğini görün… Çocuklarımızın…öç alma duygusundan uzak, gerçek bir hukuk devleti  ve demokraside, özgürlük içerisinde, ülkesine ve devletine güvenerek büyüyebilmeleri için, gelin.

Siz geldiğiniz, ilgi gösterdiğiniz, gerçekleri öğrendiğiniz ve bilmeyenlere anlattığınız zaman karanlıklar yok olacaktır.
Biz karanlıkların aydınlığa çıkması için yanmaya devam ediyoruz, hala…Gelin...Hadımköy Askeri Ceza Evi,
Tuğamiral Turgay Erdağ”