Çarşamba, Mart 20, 2013

MUHALEFET MİLLET VEKİLLERİNEDİR SÖZÜM.



Değerli Muhalefet millet vekilleri ve bir elin parmaklarından az kalan  sevgili gazeteci yazarlar.
24 OCAK  2013 Perşembe günü saat 1430’da Narlıdere Atatürk Kültür merkezinde yapılan  demokrasi paneline  iştirak etmiştim.
Bu  etkinlikte ümitlenmiş  , heyecanlanmıştım.  Beni   tanıdığınızı  bilmek  istiyorum.  Çünkü bu güne kadar kaleme aldıklarımı sizlerle bir şekilde  paylaşmak en asli görevim olmuştu. İktidar partisinin ileri gelenleri  önerilerime  duyarlılık gösterip  kısa da olsa  cevap veriyorlar. Ancak   sizlere gönderdiklerim sanki suya yazılıyor. Hayrettir ki; tık yoktur  siz muhalefet millet vekillerinden. Nedenini sorduğumda verilen cevaplar  çok ilgi çekicidir..

" Bizlere günde binlerce  ileti geliyor, o nedenle yetişemiyoruz."
Eh yani  bir de iktidar olursanız   vay halimize. Bu yazıyı kaleme alıp  paylaşmamın  üzerinden bir ay geçmesine rağmen bir tek  muhalefet partisine ait millet vekilinden telefon gelmiştir.  O da nasıl mı? İlginizi  çekeceğinden kısaca  anlatmam gerekiyor. 

 Mustafa Moroğlu'dan cevap alamayınca aşağıdaki  iletiyi   danışmanı olan  Sayın Evin KARACA'ya gönderdim.

"Değerli Evin hanım, size Mustafa beye iletilmek üzere önemli gördüğüm bir ileti attım.. Ancak şahsımı  göz ardı ettiğiniz  anlaşılıyor. "Önce kiminle dans ettiğinizi iyi bileceksiniz.."Kaldı ki size şahsımla ilgili  referans da verdim. Oyalanacak, savsaklanacak bir kişi olmadığımı lütfen anlayınız.. Hani milletvekillerini sözde bir seçiyoruz ya!!!!!!!! O edenle yazdıklarıma cevap beklemek en tabii hakkımızdır değil mi hanımefendi?..Öz geçmişimi yineliyor ve en kısa zamanda bana bilgi vermenizi bekliyorum.Güvenimizi kazanmanız dileğiyle. F.MORAY
Kırmızı  ile belirttiğim tümceyi yazmasaydım  malum nedenlerden(!) dolayı inanın   Sayın Moroğlu' dan  telefon gelmeyecekti. Bu sayede cevap vermesini sağladığım için  kendimi halkla ilişkiler uzmanı olmuş kabul ediyorum..

Sayın Moroğlu ile  telefon görüşmesi  :  

12 Şubat 2013  saat 10:09 e CHP İzmir millet vekili Mustafa Moroğlu’nun sekreteri Evin KARACA tarafından  03124206080 numaralı telefondan arandım.  Millet vekili  ile 01: 41 dakika görüştüm.Danışmanı olan  Evin hanıma sarf ettiğim  "siz kiminle dans ediyorsunuz?" ibaresinin pek yakışık almadığını belirterek söze başladı ve müteakiben de aşağıdaki yazdıklarımı dikkate alacağını ve kurulda diğer millet vekilleriyle paylaşacağını belirtti.
Şimdi esas konumuza geçebiliriz..
Sevgili muhalefet partisi millet vekilleri, günümüzde   alçakça yapılan  bu mücadelenin  adı Psikolojik harp/ Asimetrik savaştır. Bu savaşın silahı ise kırılası kalemlerdir , insanın kafasını allak bullak eden medya etkinliğidir, sinemadır, televizyondur.  Konu televizyon denen uyuşturucu olunca  bu yıl yapılan yetenek sizsiniz yarışmasının birincisi  Atalay Demirci'nin bir röportajda dile getirdikleri  üzerimizde oynanan oyunlara mükemmel bir örnek  teşkil eder sanırım..
"Biz televizyonu okuyor , kitabı seyrediyoruz."

Bir ümittir diye yine  yazmaya devam edeceğim sizlere sayın millet vekilleri. 
Ulu Önderim Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün   kurduğu ve  zamanında bu ülkenin kalkınmasına kendini adamış bir  partinin fedakar bekçisi olduğumu özellikle biliniz isterim. 
Sizlere oy veren ve fakat verdiğine pişman olan bizler zannetmeyin ki çantada kekliğiz. Artık elimizdeki kalemle  gerçek habere susamış vatan evlatlarını uyandırıyoruz. O nedenle  lütfen aklınızı başınıza alınız efendiler!
Zira, kurtuluş savaşı  ile tarih sayfalarını onurlandıran  ve  tüm aleme  olumlu yönde emsal teşkil eden,  tarihi  çok zengin, şerefli  bir Türkiye vardır dünya  coğrafyasında.. 

Aşağıdaki  önemli isteğim,  önümüzde olacak  seçimlerden  önce yerine getirilmezse artık kimseye oyum yoktur benim ve  benim gibi nice uyandırılmış  vatanseverlerin.

"Unutmayın ki, geçersiz oylar  cılız bir muhalefet , daha güçlü  bir İktidar (AKP) demektir  bu sistem ile gidildiğinde SEÇİME!"  

 Ancak son 11 yılda gerçekleşen  ne kadar seçim ve referandum yapıldıysa   önce seçimlere  sarılıp heyecanlanıyoruz , sevinç ve ümit doluyoruz ve fakat seçimlerin bitiminden asgari 20 dakika sonra  televizyon ekranlarından  sonuçlar  açıklandıkça   verilen emeklerin karşılıksız kaldığını  ve  hayal kırıklığı yaşadığımızı ,  bilin içindir bu yazdıklarım. Şimdilerde , o  mahşer kalabalığı   oluşturan  Tuncay Özkanlar(!)  da olmayacağına  göre  elimizi şakağımıza götürmek durumundayız değil mi efendiler? 

Ben; Okuyan, düşünen ve  bozuk sistemin değişmesi için yıllardır kafa yoran  , Ulu Önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün   kurduğu Laik, Demokratik ve sosyal hukuk devletinden ( Cumhuriyet rejimi ) beslenen   Türkiye Cumhuriyeti  vatandaşıyım. . 
   
Hayal kırıklığı yaşadığım üç seçim ile ilgili olarak sizlere  zamanında  naçizane  hüzün ve endişe  dolu fikirlerimi  yazmıştım. Sizlerden  ses gelmediği nedeniyle tarih maalesef aleyhimize tecelli etmiştir. Amerika'nın   bilgisayarlı seçim hilesi olarak  tarihe geçen   ve şu sıralar yalnız Türkiye tarafından  uygulanan “ SEÇSİS”  sistemiyle ilgili endişemi bir kağıda yazıp,zamanında  Sayın Kemal Kılıçdaroğlu’nun   Narlıdere AKM 'de daha henüz CHP lideri olmadan önce yaptığı  söyleşide kendisine iletmiştim.  Ne dese beğenirsiniz? Verdiği  aşağıdaki cevap,  çok manidar ve  bir o kadar da tehlikelerle doludur..
“Sandıklara hakim olunursa İzmir'deki seçim neticeleri neyse Türkiye bazında da  aynı netice alınır..”

“UNUTULMASIN Kİ İZMİR TÜRKİYE DEĞİLDİR.” 

Bu sözüme lütfen önem veriniz efendiler. Ben yıllarca  ülkeme  , yurdun her yöresinde uzun yıllar   hizmet veren emekli Albayım. Yöre halkını çok iyi tanırım. Oralarda seçimlerin nasıl despotça yapıldığını,  eskilerde ağaların, şimdilerde ise teröristlerin halkı nasıl baskı altına alarak  seçimlerin seyrine  yön verdiğine yakinen şahit  olmuş biriyim. 

Yine  unutmayınız ki  bizlere, siz liderlerin  (Demireller, Ecevitler, Türkeşler, Çillerler ve benzerleri)    - isimlerini  ezberletenler  kan emici emperyalistler olmuştur. Demek istediğim şudur.  Ülkemizde iktidarın ve muhalefetin liderlerini Küresel  devin belirlediğini  artık sağır sultan bile anlamaya başlamıştır. 
Siz millet vekillerinin kim olacağını da bu  Oligarşik ! Düzende  başınızdaki Parti  liderleri  belirliyor. Var mı itirazınız efendiler. 
Bu uygulamanın demokrasiyle uzaktan yakından bir ilgisi var mıdır?
                                                      **
Özellikle belirtmeliyim ki;  Amerika'nın tuzaklarla dolu - BİLGİSAYARLI SEÇSİS-  tuzağını değiştirmediğiniz takdirde inanınız ki, iktidar olma şansınız hiç olmayacaktır..
Bu çarpık seçim sistemiyle seçime gidildiğinde  AKP  iktidarının   tekrar en az % 60 ile  başa  geçeceğinden sakın şüpheniz olmasın.  Söylediklerimi  dikkate  almadığınızda   bilin ki Türk devleti sizlerin katkılarıyla parçalanacaktır.

Bu vebalin altından kalkılamaz.
                                                         ***
Simdi de sözüm ; millet vekillerini ikna edecek ve bir elin  parmaklarından az kalan vatan ve millet sever  'medya mensuplarına' olacaktır.  Zira sizlere son  derece iş düştüğünü belirtmek isterim.. SEÇSİS-  ucubesinin  tehlikeli  tuzaklarla dolu olduğuna dair   sayısız yazılar  kaleme alanlardan olduğumu biliniz.  İleriyi görmek için  de kain olmak  gerekmiyor. 
VATANI SEVMEK ,  TARİHİ VE TARİHİN  TEKERRÜR EDECEĞİNİ BİLMEK YETERLİDİR SANIRIM. ÇOK ZEKİ  OLAN LİDERLERİN ZEKALARINI NASIL KÖTÜ YÖNDE KULLANARAK ÜLKELERİNİ ÇIKMAZA SOKTUĞUYLA DOLUDUR TARİH SAYFALARI..
HOŞÇA KALINIZ EFENDİLER.
Fevzi MORAY

Pazartesi, Ocak 28, 2013


DENİZ KUVVETLERİNE YAPILAN DARBEYE ÖZEL DİKKAT!!!!!!
Sevgili dostlarım ,  son günlerde   yaşadıklarımız ileride aydınlık günlere          kavuşacağımızı mı müjdeliyor  ne? Bu coşkuyla yine dayanamadım ve doktorumun    önerilerini dikkate almayarak, askere ve vatanını seven herkese  reva görülen  dehşet verici hususları ve  son zamanlarda yaşanan  güzellikleri paylaşmaya karar verdim.  Sözün bittiği yerde  olmamıza rağmen ,yazmama  vesile olan en büyük  etken  aşağıdaki  olumlu gelişmelerdir. Söz konusu vatan ve Türk milleti olunca  hastalık  bahanesine sığınmak bizlere  yakışmaz. Bu nedenle  sizleri gerçeklerle buluşturacak gücü  bana veren Allah’ıma şükrediyorum.
                                                   *** 
24 OCAK  2013 Perşembe günü saat 1430’da Narlıdere Atatürk Kültür merkezinde yapılan ve gazeteci yazar Uğur Dündar , Ümit Zileli ile Türkiye Gazeteciler federasyonu genel başkanı Atila Sertel’in katılımıyla   icra edilen demokrasi paneline  gittim.  Bir gün sonra  medyanın düşürüldüğü durumu çok iyi bilmeme rağmen bir ümittir fakirin ekmeği diyerek ,  malum gazeteler! Bu  muhteşem etkinlikten bahsedecek mi diye bekledim.
Ne gezer!..  Bıraktık ön sayfayı ,  iç sayfalarda bile tek bir  cümlelik ibareye  rastlamadım.
Ey  vatanına ihanet içinde bulunan medya mensupları  bu kadar mı  tırsıyorsunuz  diktatörlerin ayak seslerinden!
Gelelim panelde beni ümitlendiren  olumlu gelişmeye . O kadar kalabalık vardı ki,   700 kişilik salona sığmamıştık. Zira tahsis edilen salon   hıncahınç doluydu. Coşkulu  halkın geri dönmesini önlemek adına  yetkililer,  500 kişilik alt salona  da  barkovizyon  kurdu.  Yine izdiham çözülemedi. Dışarıya da aynı sistem kurularak  “ iyi günler göreceğiz çocuklar” sloganını haykıran  2000’e yakın  heyecanlı ve umut dolu insanın  tarihe geçen katılımına imkan verildi.
20 yıldır İzmir’de bulunan bir kardeşiniz olarak  AKM de  böylesine mahşer  bir kalabalığa inanın şahit olmamıştım. Göğsüm kabardı , üzerimize çöken kasvetli sis perdesi kalkmış, hava,  güneşin etkisiyle sanki baharı ve iyi günlerin yakın olduğunu  müjdeliyordu. O nedenle diyorum ki, Allah daima  adam gibi adam  olanın yanındadır. Tarihin hiçbir döneminde zalimlerin, kul hakkı yiyenlerin, kindar olanların , eziyet edenlerin  –Kur-anı Kerim zalimliği kesinlikle kabul etmez- başarıya ulaştığına şahit olmamıştır..
Panelin bitimiyle huzurlu  ve ümit dolu  olarak evimin yolunu tuttum. Aynı gün saat 1700 den itibaren  doktorumun yasakladığı haber kanallarında gezinmeye başladım.  Keşke gezinmez olaydım. Bir de ne göreyim!  TV-8  ‘AKTİF-HABER’ de   Okyanus ötesinden destekli gazeteci Nagehan Alçı ile  adam gibi adam gazeteci  Can Ataklı’yı  kozlarını paylaşırken buldum.
Konu , Donanma komutanı Oramiral  Nusret Güner’in zamansız istifası idi. İktidarın borazanını çalan kadın  yazar!  Bir yerlerden aldığı destekle adeta 40 yıllık asker gibi ileri geri desteksiz atıp tutuyordu. Sevgili kardeşim Can Ataklı ise ,deniz  kuvvetlerimize   Okyanus ötesinden  neden baskı yapıldığını anlatmaya çalışıyordu. Fakat gelin görün ki Nagehan Alçı  denen  iktidarın  önde giden yalakası  ilgi alanının dışındaki konularda dur- durak  bilmeden   ahkam kesiyordu. Ataklı’nın gerçekleri dile getirmeye çalıştığı konuşmasına imkan vermiyor ve  carcar öterek zeytin yağ  gibi su yüzüne çıkmayı başarıyordu.
Merak etmeyin  televizyon kanallarının  satın alınmış  bu müdavimlerini sizlere anlatarak zaman kaybetmeye hiç niyetim yoktur. Onları! Çok iyi biliyorsunuz sizler…
Esas konuya burada bir nokta koyarak dün gece evimde yaşadıklarımı sizlerle paylaşmak istiyorum.  
Son günlerde  ilaçların etkisiyle olsa gerek sık sık  kabuslu rüyalar  görüyorum. Biliyorsunuz silahımı 1999 yılında yastık altına  koydum. O gün bu gün silahım kalemdir benim. Dün akşam ; şu anda okuduklarınızı kaleme alırken o kadar  çok etkilenmişim ki , gece yaşananları  eşim sabah kahvaltıda  anlattığında  kendimden korktum inanın.
(……)Gecenin bir vakti eşim   ben uyurken yüksek sesle bağırdığımı duyuyor ve    yatak odama gelerek  “Fevzi neyin var canım ? Bak içeride  kızın ve torunun yatıyor , şimdi uyanacaklar”  diye uyardığını söylüyordu.  Farkında olmadan verdiğim cevap çok daha ilgi çekici olmuş.
“Bırak rüyamda   bu mahluklara  doyasıya  küfredeyim”
O nedenledir ki,  deşarj olduğum rüyaların  hastasıyım ben…
                                          ***
Esas konuya gelecek olursak, dikkat ederseniz   Medar-ı iftiharımız olan Türk Silahlı Kuvvetleri personeli  son  dört yıldır  yoğun bir şekilde ‘Ergenekon,  Balyoz vb. ’ adlar  altında  sorgusuz sualsiz  tutuklanmaktadır..
Dostlarla   bir araya geldiğimde   “küresel dev, son günlerde neden  özellikle  Deniz Kuvvetleri Komutanlığımızı  yıpratmaya  yoğunlaşmıştır”  sorusuna muhatap oluyorum..  Medyayı tamamen ele geçirerek haber alma  hürriyetimize ambargo koyan  iktidar ,  bilmemiz gereken gerçek haberleri bizlere duyurmamak adına  her türlü engellemeleri  önümüze sürüyor.  O nedenle  azda olsa olayların  bilincinde olmayan  değerli dostlarımın  kafalarında oluşan bu soruyu  kronolojik olarak cevaplamaya  çalışayım.
Umarım burada dile getirdiklerim , Ulu Önderimiz Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’ ün korkusuz ve uyanık neferlerini daha bir bilinçli kılar..
Önce  ABD. neden TSK’ya   yükleniyor sorusuna  cevap arayalım. Bu hususu öğrendiğimizde  deniz kuvvetlerine neden bu kadar musallat olunduğunu anlamamız kolaylaşacaktır.
Adım adım gidelim...
1- Bill Clinton Mayıs 1997’de “Yeni bir Yüzyıl için Ulusal Güvenlik Stratejisi” adı verilen belgeyi imzalıyor.
Belgenin özü “ABD çıkarlarına dayanan ekonomik milliyetçiliğin”, gerekirse silah gücüyle dünyaya egemen kılınması üzerine bina ediliyor.
Aynı belgede Türkiye ve bulunduğumuz bölge ile ilgili şu cümleler yar alıyor: “...iki yüz milyon varillik petrol rezerviyle Hazar Denizi bölgesi (Türkmenistan, Kazakistan, Özbekistan, Kafkasya, İran, Kuzey Irak, Doğu ve Güneydoğu Anadolu) dünyanın artan enerji talebini karşılamada önemli bir rol oynamaya adaydır... Kendi petrol kaynaklarımız tükeneceğinden bu bölgedeki kaynaklara ulaşmak, ABD’nin yaşamsal çıkarlarından biridir...”
2- Bölgedeki dinamiklerin ve ABD’nin tavrının değiştiğini düşünen Türk Genelkurmay’ı, 1997’de “Milli Askeri Strateji Konseptini (MASK)” değiştiriyor  ve “aktif güvenlik politikası, bölgenin bağımsızlığı, TSK’nın modernize edilerek bağımlı olduğu noktaların tespit ve iyileştirilmesi” gibi dinamiklere farklı bakmaya başlıyor.  Bu değişim aslında “Ortadoğu’da yerleşme” derdini yavaş ortaya  döken ABD’nin ne yapmak istediğini “ilk algılayan yapı” olma özelliğinden kaynaklanıyordu. Kim algılıyor efendim? Tabii ki, TSK .
3- MASK’ın ( Milli Asker Strateji Konsepti) değişmesi ABD’yi herkesten fazla rahatsız ediyor.
ABD, TSK’nın “bölgede barışçıl merkezli bir yapıya sıcak bakmasından ve kararların Brüksel veya Washington yerine Ankara’dan alınmasından” ciddi anlamda rahatsız olmuştur artık.
Yani TSK diyor ki: Artık ben silahımı kendim yapacağım…
Şimdi de  Deniz kuvvetlerinde son dört yılda yaşanan içler acısı eylemlere bir göz atalım..
 1- Ergenekon  soruşturması kapsamında  Taraf gazetesince yapılan bir ihbar üzerine Sualtı Taarruz (SAT) Grup Komutanlığının eğitim alanı olan İstanbul’un Beykoz ilçesinin Poyraz köy mahallinde  yer altına gömülü bulunan silah ve mühimmat!..
2-Yine İrtica ile  Mücadele Eylem Planının altında imzası olduğu iddia edilen Deniz P. Kurmay Albay Dursun Çiçek meselesi..
3- Kuzey Deniz Saha Komutanlığında görevli Deniz  Kurmay Yarbay Ali Tatar’ın , iki amirale yönelik suikast raporu düzenlediği nedeniyle tutuklanması  ve sonra serbest bırakılışı. İkinci kez tutuklanacağını hissedince gururuna yediremeyip intihar etmesi..
26 Şubat 2010  tarihinde  ‘suikast notunun’  Yarbay Ali Tatar'a   ait olmadığı belirlendi. Hiç yok yere  Türk Levent’inin intihar etmesine , Deniz Kuvvetleri camiasının sarsılmasına  ve ailesinin yıkılmasına neden olundu. Bunu reva görenler,  ‘ben Müslüman’ım  diyebilir mi sorarım sizlere?!...
Yaşatılanlar ; vicdan, iman, insanlık, merhamet, hukuk gibi değerleri hiçe sayan EMEVİLERİN yaptıklarını  bile geride bırakacak niteliktedir.. …Yazıktır yazık!...
 Devamla……
5- Rahmi Koç müzesinde yapılan incelemede bulunan mühimmatın , Taraf gazetesince  Ergenekon’la ilişkilendirilmesi..

5- Güney Deniz  Saha Komutanlığında görevli Deniz Kurmay Albay Berk Erdem in intiharının -“İntiharın nedeni Ergenekon mu ?”- şeklinde kamu oyuyla paylaşılarak kafalarda soru işaretleri bırakılması..  

Zira bu intihar , Ergenekon soruşturmasının başlamasından bu yana Deniz Kuvvetleri’nde yaşanan 7’nci intihardır ve son derece manidardır!..

Yukarıda yaşatılan acımasızlıkları  ,  zamanın Sayın Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Eşref Uğur Yiğit bakınız nasıl  boşa çıkarıyor?.

"Biz Komutanlar , Personelimizle Tek Vücut Halindeyiz ve Personelimizin Nefes Alışını Bile Hissederiz"
                                                   ***
Şimdi ise esas konumuz olan  Deniz kuvvetlerine ;  dışımızdaki kan emiciler ile içimizde palazlanan vatansızların  neden musallat olunduğuna  cevap arayalım.
Önce dünyada tüm savaşların yer altı ve yer üstü kaynaklara hakim olmak hırsından çıktığının altını çizmeliyiz..
                                             ***
Malumunuz Karadeniz ülkeleri dışında;  Fransa , Yunanistan ,İtalya , İngiltere ve eski Yugoslavya’nın  halefi olan Sırbistan –Karadağ  taraftır. Ancak  Amerika’nın karşı olduğu ve 1936 yılında imzalanan Montrö (Montreux) Boğazlar Sözleşmesi Ulu önderimiz  Atatürk’ün   eşsiz öngörüsüyle   dönemin şartları içinde ilgili taraflara kabul ettirilmiştir.
Sözleşmeye taraf olmayan Amerika,  bu isteğini antlaşmaya taraf olan Romanya üzerinden gerçekleştirerek  ‘kendi oyun planını’ uygulamaya sokma çabasındadır..
Peki küresel dev neyin  peşindedir açıklamaya çalışalım?
Antlaşmaya göre denizaltılar , uçak gemileri ve 15.000 tonun üzerindeki gemiler Türk boğazlarından Karadeniz’e geçiş yapamazlar. Daha açıkça söylemek gerekirse, Amerika’nın bu denize sokacağı gemilerin boyu , tonajı ve nitelikleri Montrö  boğazlar sözleşmesine aykırıdır..
Peki Amerika Karadeniz’de donanması olsun ister mi?
İsteyeceğine dair çok neden vardır , ancak tek bir neden olaya açıklık getirebilir..
Bölge ülkeleri namütenahi enerji kaynaklarına sahiptir. Hal böyle olunca Küresel dev , Rusya’nın  Akdeniz yoluyla dünya pazarlarına satabileceği en önemli hammaddeyi kontrol etmek isteyecektir. Bu stratejiyle Rusya federasyonunu güneyden çevirip  göz dağı vermek istemektedir..
Bu nedenle antlaşmaya taraf olan ülkelerin NATO’ ya ve AB’ye  sokulması hedeflenmektedir..
Olaya bir de başka açıdan bakalım: Yine  hukuk tanımayan , vurup geçtiği yerlerde yaptığı tahribatı (katliam) görmezden gelen Küresel devin , fütursuz girişimlerine kim karşı çıkıyor dersiniz?
Tabii ki Türk Silahlı Kuvvetleri ile birlikte onun  ayrılmaz bir parçası olan
Deniz Kuvvetleri Komutanlığı…
Nasıl mı karşı koyuyor?..
(…….)Kısaca anlatayım..
Karadeniz’de  güvenlik , Türk  Deniz Kuvvetlerine  bağlı gemiler tarafından  başarıyla   sağlanmaktadır.
Amerika’nın  tek isteği ,‘transit geçiş’ şartlarını ülkemize ve dünyaya  kabul ettirmektir. .Bu  sayede boğaza hakim olan devletin , geçen gemiler üzerinde etkili ve yetkili olmaması sağlanacaktır..
ABD donanmasının   6 filosuyla  , Orta Doğuda kurduğu hakimiyeti  bu bölgede de kurarak , Rusya Federasyonunun Karadeniz , Kafkaslar ve Hazar havzasındaki artan gücünü söndürmeyi hedeflemektedir..
ABD ’in Irak işgali öncesi Trabzon ve diğer Karadeniz limanlarıyla ilgili emelleri henüz hafızalardan silinmemiştir ve dikkate değerdir.
Küresel gücün Transit geçiş isteği  tehlikelerle doludur..  Kabul edildiği takdirde üstten uçmak başta olmak üzere denizatlılar ile   sualtından geçmek hakkına da sahip olunacaktır..
Bütün bunlara rağmen , Deniz Kuvvetlerine bağlı Sahil Güvenlik Komutanlığının seçkin personeli , amansızca gemilerin antlaşma şartlarına  uygun şekilde geçişini sağlamaktadır..
Sonuç olarak uygulanan strateji , küresel gücü son derece huzursuz etmektedir.. Zira Orta Asya petrolü , tüm dünyaya kusursuzca ve adil şekilde Türk denizcileri sayesinde ulaştırılmaktadır..
Bu uygulamaya , “nimetlerin adaletsiz dağıtımını” ilke edinmiş Küresel dev köpürmesinde,  kim köpürsün.
Umarım mesele daha fazla anlatmaya gerek kalmayacak şekilde aydınlanmıştır.. 28 Ocak  2013 İzmir
En derin saygılarımla…
Fevzi MORAY
E.P.KD.ALBAY 







Pazar, Aralık 30, 2012



YENİ BİR YIL  YAKLAŞIRKEN  CANIM TÜRKİYEM!!.  F.MORAY                
Sevgili dostlarım ve kahraman silah arkadaşlarım, maalesef  olumlu gelişmelere hasret bir yılı daha geride bıraktık. Her geçen gün  ümitlerimiz biraz daha kırıldı.  Despotik uygulamalar ve  halkın geçim derdi  toplumda ruhsal rahatsızlıkları  hat safhaya çıkardı.
Kısacası sıkıntıların  ve acıların yüreklere kazındığı , ümitlerin ve   hayallerin yok edildiği   bir yılı daha geride bırakıyoruz. Yalancı sanıkların! İtirafları ciddiye  alınarak palas pandıras içeri atılan akil insanlar; mali ayarı yapılmış yazar kasaların akıl almaz taraflı yayınlarıyla  içeride tutulmaya devam edildi.. Dışarıda başsız bırakılan toplumun  üzerinde korku imparatorluğu kurularak  eli ve ayakları kırıldı.. Yani Akil başlar içeriye tıkılırken , eli ve ayağı kırılan toplum dışarıda   mücadele  edemez hale  getirildi…
Psikolojik harp/ Asimetrik savaş rüzgarları estirilerek  ülke insanı yıldırıldı , paçavraya  çevrildi. Büyük Orta Doğu projesiyle ( BOP)  yetinmeyen  sömürüyü ilke edinmiş AB-D  ülkeleri,  eli kanlı PKK’lı  canilerle! İşbirliği yaparak Genişletilmiş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesini (GOKAP)  yürürlüğe soktular.  Bunun devamında ise ; yine o iç ve dış mihraklar , zamanında atalarımızın  büyük  kurtuluş savaşı sonunda   toprağa gömdüğü   Sevr’i tekrar  ne yapıp edip  horlattılar..
 “Ne kadar tehlikeli olursan o kadar hayatın kısalır, ne kadar çok şey bilir ve bildiklerini ifşa edersen o kadar ölüme yaklaşırsın” ilkeleri gündemde tutuldu.. Bu sayede malum güçler!!! İktidar ve Muhalefeti kontrol altına alarak ,  ülke çıkarına icraat ve muhalefet yapamaz hale getirdi..
                                                           ***
Demokrasinin  güvencesi olan  Adalet kurumuna  gelince ;  parmaklarım klavyeye  gitmiyor inanın.  Adaleti sembolize eden   terazinin  tecellisi  can acıtıcıydı. Bir kefesinde  Güçlü olan!  Daha bir güçlü  kılınırken   ,diğer kefesinde  sözüne  itibar edilmeyen ve etkili olamayan   güçsüzler ordusu yaratıldı.  Gerçekleri dile getirenler hapishane köşelerinde olmadık zulme maruz bırakıldı. Hasta olanlar ölüme terkedildi.
**Yasalar ;  adalet  kavramı  ve  insani duygular  hiçe sayılarak  uygulandı.**
Daha ne söyleyeyim sevgili dostlarım.. Masum insanlara  bu yaşatılanlar zulüm değil de nedir sorarım sizlere…

                                                              ***
Malumun tekrarı olan  Emniyet örgütümüz;  iktidarın saflarında tarihinde rastlamayacak şekilde TSK ‘ya alternatif  bir güç haline getirildi..
                                                                           ***
Medar-ı iftiharımız olan Türk Silahlı Kuvvetlerimiz   hakkında  sizlerle  geçen yıl paylaştığım düşüncelerimi  bu yıl da dile getirmeyi çok isterdim.  Ancak inanın bana  yazmaya gücüm yok.. Olumsuz gelişmelerden ötürü  içim yanıyor demekle yetiniyorum..
 Sonuç olarak ; Bir ülkenin Emniyeti, Adaleti, Silahlı Kuvvetleri ve  İlim İrfan yuvaları ; AB-D’ye  ve    mevcut iktidara destek verir hale gelmişse , o  ülkelerin demokratik, Laik ve sosyal hukuk devleti olması  ve  kalkınması   mümkün müdür?
Önümüzdeki yıllar İnşallah! Umutlarımızın, hayallerimizin  gerçekleşeceği yıllar olur.
Allah’tan umut kesilmez diyerek  yeni yılınızı  en samimi duygularımla kutluyorum.  
Sevgiyle ve esen kalınız..30  Aralık 2012 İZMİR….
 Fevzi MORAY

Pazartesi, Aralık 17, 2012


KAYBETTİĞİMİZ  İNSANLAR  VE  TOPRAKLAR…F.MORAY
Sevgili dost ve silah arkadaşlarım, uzun bir aradan sonra tekrar merhabalar. Kısa zaman önce   adresime düşen ve önemsediğim bir iletiyi  bu gün sizlerle paylaşmak istedim. Aracı olan  Selman Gök adlı bir vatandaşımız…
                                             ***
Alıntı beni  1970’lerde  yaşadıklarıma aldı götürdü. İletide konu edilen  Karadenizliler  ile şu sıralar maalesef kaybetmekte olduğumuz  doğulu ve güney doğulu  kahraman yiğitlerimize girmeden önce  başımdan geçen çok duygulandığım ve  gururlandığım  bir  kaç yaşanmışlığı kısaca sizlerle  paylaşmak  isterim.

Anılarımın  sizleri sıkmayacağını ve sonuna kadar okuyacağınızı umuyorum..

Açıklamaya çalıştıklarımı  silah arkadaşlarımın   gönülden onaylayacağını biliyorum, ancak  derdim gerçek bilgiye  hasret  olan  sevgili dostlarımı aydınlatmaktır.

                                                         ***
Bir tarafta günümüzde masa başında dönen entrikalarla kaybetme noktasına geldiğimiz bir Kıbrıs var , diğer tarafta ise  1974’de  gerçekleştirdiğimiz, dünyaya örnek olan ve  tarihimizin sayfalarını onurlandıran muhteşem Kıbrıs Barış harekatı…

Şimdi anıma geçebilirim..

1974 yılında Kıbrıs harekatının  başlamasıyla birlikte SEFERBERLİK ilan edilmiş ,
o sıralar ben  Davut paşada  konuşlu 29 Mekanize Piyade Tümen’inde   bölük  komutanı idim...

Cengaver komuta kademesinin nezdinde yavru Vatan Kıbrıs’a çıkarma yapan askerlerimiz kısa süreli yaşadıkları heyecanı, başarılı ve dünyaca örnek alınacak Barış Harekatına dönüştürürken, bizler ise Ana vatanımızın kutsal Trakya topraklarında 2,5 ay süreyle  uyumadan   beklemiştik.

Oysa ,Türk oğlu Türk'ün hiç haz etmediği bir Muharebe şekliydi b e k l e m e k..

Yunanistan’ın  aşağıda açıklanan art niyetini  boşa çıkarmak için  Trakya'mızın kutsal topraklarında görevimizin başındaydık..

Bunu neden mi anlatıyorum?. Yukarıda belirttiğim gibi SEFERBERLİK  ilan edilmiş  ve ülkemizin her yöresinden – doğulusu/ batılısı/ kuzeylisi/ güneylisi- yiğit insanlarımız ellerinde Türk bayrakları  olduğu halde  sivil  olarak  sefer görev yerleri olan Trakya  hududuna  akın etmişlerdi. Vatanını seven ve  uğruna gözünü kırpmadan  canını teslim etmeye hazır  cengaverlere  inanın   lojistik destek verme gücümüz  kalmamıştı.. Demek istemem o ki,  kahramanlarımızı siperlerde silahsız ve teçhizatsız  bulundurmak  durumunda kalmıştık.

Bu arada Türk’ün vatan sevgisini ve yiğitliğini  ispatlamak açısından insana gurur veren tarihi bir olguyu  da yeri gelmişken  açıklayayım:
Seferberlik ilanıyla gelip silahsız ve teçhizatsız Trakya sınır boyunu beklemeye dayanamayan bazı kahraman Mehmetçikler, habersiz ana vatan topraklarından yavru vatan Kıbrıs’ta  savaşmaya gitmişlerdi. İŞTE TÜRK BUDUR…

Bizler  ise her an tetikte b e k l e r k e n,  Yunanlı askerlerin,  komutanları tarafından zincirlerle bağlandıkları siperlerden nasıl geriye kaçtıklarını görüyor, hadlerini bildirmenin hesaplarını yapıyorduk .
Şimdide  sıra Yunanistan’ın art niyetini ve  neden Trakya topraklarına  gittiğimizi açıklamama geldi. Kıbrıs Barış Harekatını 1963’de değil de 1974 yılında gerçekleştirmemizin  önemli bir  sebebi vardı. Zira bizler   o tarihte topyekun bir harekata  hazırdık.  Yunanistan  ise  1967’den 1974’de kadar Cunta- albaylar- yönetimindeydi.  Doğal olarak Milli Güç Unsurları ( MGU) da  oldukça  zayıflamıştı. Türk  ulusu ise ,  güçlü  olduğunda Yunanistan'ın  Milli Hedef ve Menfaatlerine ulaşmak için  neler yapacağını çok iyi biliyordu. Zira  bu ülkenin en büyük hedefi  Megali İdea idi. Kelime anlamı "Büyük İdeal, büyük fikir demektir” Kısacası ; büyük Yunanistan'ı  kurmayı hayal etmektedir.

Şimdi de  affınıza sığınarak başka bir tarihi gerçeği açıklamalıyım..." Barış döneminde savaş hazırlığı yapamayan bir  ulusun savaşı kaybetmesi kaçınılmazdır." Bu olmazsa olmaz savaş kuralıdır.. Darbe yapmış  bir ulusun , diğer bir anlatımla  asli görevlerinden   uzaklaştırılmış  bir silahlı gücün , ülkesini  dış güçlere karşı koruması imkansız hale gelir. Buda  Yunanistan’ın en önemli gücünü  kaybetmesi  demektir.

Yunanistan’ın nasıl ki  idealleri varsa , Türk Ulusunun da Milli Hedef ve Menfaatleri , diğer bir tabirle Kırmızı Çizgileri olacaktır. Bundan  tabii ne olabilir ki. Malumu veçhile  Batının şımarık çocuğu çevirdiği dolaplarda dünya birincisidir. Bir karış toprak vermemeye yeminli  Türk ulusu ise,    gözü pek ve  kahraman evlatları ile ayrılmaz bir bütünlük içerisinde  Trakya’yı  çok güçlü tutmaya kararlıdır.

 Malumunuz o  tarihlerde  harp silah , araç ve gereçleri teknolojik gelişimden yoksundu. Savaş uçaklarının   havadan ikmal yapma yetisi de bulunmuyordu. Bu nedenledir ki, uçaklarını  Yunanistan’dan kaldırıp Kıbrıs semalarında harekat icra etmesi mümkün olmamıştır..

Bu zafiyetini ortadan kaldırmak maksadıyla  ne yapacaktır? Tabii ki, Trakya'nın her hangi bir bölgesinden bir karış toprak ele geçirip, dünya desteğini  de yanına alarak , tarih boyunca yaptığı gibi,  savaşı masa başında kazanmayı hedeflemektedir.

Yurt savunması söz konusu olduğunda  vefakar Türk insanı ; dünyanın  hayretler içinde kaldığı birlik ve beraberlik örneğini tıpkı kurtuluş savaşında olduğu gibi  burada da veriyordu.  “Söz konusu vatan ise  gerisi teferruattır” ilkesini bir kez daha yaşatarak   düşmana korku, dosta ise  güven,  coşku  ve  gurur  veriyordu Türk askerimiz.

Yeri gelmişken Balyoz davasından tutuklu olan Değerli komutan   E. Orgeneral Ergin Saygun'un  " Türk Ordusuna Balyoz" adlı kitabında dile getirdiği yaşanmış bir anekdotu sizlerle paylaşmam gerekiyor.


Görev yaptığım Doğu Anadolu illerinden birinde tanıştığım Tahir  amca isimli köylü vatandaşımız bölünüp  birbirimize düşman oluşumuzu bakın nasıl dile getiriyor.. E.SAYGUN  


"-1974 yılında Kıbrıs harbi çıktığında ,elimizde Türk bayrakları traktörlere dolduk, Kaymakamlığa gittik. Hacca gitmek için yatırdığımız paraları Türk Silahlı Kuvvetlerine bağışladık ve Hacca gitmekten vazgeçtik. Yaşı tutan herkes askere yazılmak üzere dilekçe verdi.


-1993 yılında ise yine traktörlere dolduk, bu sefer elimizde Kalaşnikoflar ve PKK bayrakları Kaymakamlığı basmak için gittik; asker geldi, ateş açtı, bizde ateş açtık, iki taraftan da ölen ve yaralanan oldu.. Aradan geçen 19 yılda bize ne oldu? Neden bu hale geldik"

                                               
Sevgili dost ve kahraman silah arkadaşlarım, üzülerek belirtmeliyim ki, şimdilerde  iç ve dış düşmanlarımız el birliğiyle Türk insanını yozlaştırmış ve birbirini öldürmekten çekinmeyen azılı birer  caniye  dönüştürmüştür. Bu minvalde Büyük Orta Doğu (BOP) projesiyle birlikte  kaybettiğimiz  yiğitlerden sonra  o kutsal  vatan topraklarına  gidip nefeslenmemiz bile tehlikeye girmiştir ne yazık ki!!!!!!
En içten sevgi ve saygılarımla..
Fevzi Moray                            

Şimdi sıra esas konuyu siz değerli dostlarla paylaşmaya geldi.
Dikkatle ve altını çizerek okumanızı öneririm..


KARADENİZ YİĞİDİNİN   AĞIZINDAN ÇIKANLARLA SİZLERİ BAŞBAŞA BIRAKIYORUM.. YORUM SİZLERİNDİR.
Ben Karadenizliyim!
HİÇ BENZEMİYORUZ ASLINDA HEMDE HİÇ !
Lazca konuşma merakım hiç olmadı. 

Ana dilde Lazca isteğim olmadığı gibi.

Karadeniz diye adlandırılan topraklarda hep gurbeti yaşadım.

Bazen inşaatçı oldum, bazen hamal.

Bazen yurt dışına göç eden emekçi.

Bazen milletvekili, bazen mühendis.

Bazen kanun kaçağı, bazen asker, bazen ise polis olarak yaşadım yaşanılmaz memleketi.

Patika yollarla doludur yaşadığım yer. keçi yolu diye tabir edilen yolları hiç keleş ile dolaşmadım.

Pusu atmadım askere, polise.

Senin gibi açlığı iyi bilirim. Beraber yüklendik ülkenin en ağır yükünü.

Emekçileri oynadık nesiller boyu.

Sen susuzluktan yakınırken ben sellerin sürüklediği molozlar arasında kaybettiklerimin cesetlerini aradım.

Senin adın sınır kaçakçılığınla anılırken, ben yasa dışı silah kaçakçısı olarak tanındım.

Silah ürettim evimin ahırında, namlu taktım oyuncak silahlara.

Sen Irak, Suriye topraklarında gezinirken bende Gürcistan topraklarına uzanmışım ara sıra.

Bazıları bizi çok özdeş kabul eder.

Lazlar Kürt'ün deniz görmüşüdür der bilirsin.

Benziyor muyuz gerçekten?

Hem de çok, hem de hiç!

Benziyoruz; sen karnı burnunda anne adaylarını kızak ile hastanelere taşırken ben sırtımda taşıyorum. 

Benzemez miyiz? 

Ülkenin en ağır işlerini beraber sırtlandık. 

Sen beton dökerken ben duvarcılık yapıyordum. Sen duvar örerken ben demir döşüyordum.

Sen park simsarlığı yaparken ben gazinoları haraca bağlıyordum.
Benzemez miyiz? 

Senin çocukların ile benim çocuklarımın kaderi de aynı, aynı hastalıklardan kırılırlar, aynı hastalıklardan Sakat kalırlar, aynı eğitimsizlikten mağdur olurlar.

Benzemez miyiz hiç?

Sana ulaşma konusunda devletin nasıl geç kaldığını iddia ediyorsan benimde farkım yok bilesin.

Devleti hep Jandarma diye bilir yörem insanı.

Sizdeki gibi.

Benzemez miyiz?

Aynı gelenek yüzünden silahına sarılıp binleri öldürdük namus anlayışı gereği.

Silaha merakımız, silahı yaşamın parçası görme anlayışımız hep aynı.

Benzemez miyiz?

Çok benziyoruz çok.

Kürtler, Lazların deniz görmemişidir!

Ne kadar doğru değil mi?

Hiç benzemiyoruz aslında.

Hem de hiç!




Ana dil hiç sorun olmadı benim için, bahane de olmadı .
Kültürel haklar gerekçesi ile hiç cana kıymadım ben.
Hiç pusu atıp mayın döşemedim körpe delikanlılara, yiğitlere. vatan için görev yapanlara.
Hiç işyeri yakmadım.

Hiç kepenk kapatmadım insanların yüzüne.
Hiç yollara düşüp caniliği, canileri savunmadım.
Hiç Mehmetçik ile puştu bir tutmadım, yakıştıramadım vicdanıma.
Hiç benzemiyoruz hiç!

Çanakkale'de bende öldüm.
Yetmedi Pontus çeteleri ile mücadelede öldüm.
Ruslara karşı öldüm.
Yetmedi Kore de öldüm, Kıbrıs’ta öldüm.
Bunu iğrenç ayrılıkçılık anlayışına kılıf uydurmak için malzeme konusu yapmadım.

Nereden bilebilirim ki Çanakkale'de ölen atalarımın şimdilerde yapmaya çalışacağım ayrılıkçılığa anlayış gösterebileceklerini ki!
Zafere ulaşmak için her yol mubah demedim, diyemedim.
Çocuklarımı sokaklarda taş atsınlar, barikat kursunlar diye yollamadım.
Bayrakları çiğnesinler, Milli Marşı söylemesinler diye öğütlemedim.
Lazlığımı Türklüğümün önünde görmedim hiç bir zaman.
Ben dağa çıkmadım
.
Ülke ülke dolaşıp vahvahlarımı anlatmadım.
Bir oğlumu dağa bir oğlumu üniversiteye birini askere yollamadım.
Devlete vergiden kaçıp eşkiyaya haraç vermedim. Ekmeğine yağ sürmedim.
Gece dağda gündüz kurumda olmadım. hastaneleri basmadım, okulları yakmadım, şantiyeleri havaya uçurmadım.

''ÇÜNKÜ BEN YEDİĞİM EKMEĞE HİÇ İHANET ETMEDİM..BİZİM İÇİN TEK BAYRAK, TEK DİL,TEK VATAN ..BİZ KARADENİZ ÇOCUĞUYUZ.
Selman Gök aracılığıyla….